29 Aralık 2011 Perşembe

The Artist (2011)



Yılın kapanış yazısı olarak siyah beyaz ve sessiz olan The Artist’i seçtim. Bu iki sıfat ile tanımlayınca sıkıcı olma ve uyutma olasılığı yüksek, ağır bir film olacakmış hissi veriyor. Fakat bu önyargı filmin yorumlarını okuyunca veya ilk sahnelerini izlemeye başlayınca tamamen ortadan kalkıyor. Şüphesiz ki The Artist 2011 yılının en iyi yapımlarının arasında. Şimdiden 17 ödül toplamış, Altın Küre’ye de 6 dalda aday bir film.

George Valentin (Jean Dujardin canlandırıyor), çağın değişimlerine ayak uyduramayan, sesli sinemanın yükselen değer olmasıyla, kendi kendine ve sektöre karşı ayakta eski haliyle durmaya çalışan ve kendinden ödün vermeyen, piyasanın en ünlü sessiz sinema oyuncusu. Belki de çağın tek ünlü oyuncusu. Peppy Miller (Bérénice Bejo) ise sinema sektörüne girmeye çalışan genç, güzel bir dansçı.

George Valentin ile Peppy Miller’in birbiriyle kesişen hayatları ve bu kesişme sonucu ortaya çıkan gizli bir aşk ve dram işleniyor. Aslında bir aşk hikayesinden çok kişinin kendi gururuyla, değişen dünyayla ve çevresiyle savaşımı anlatılıyor ama tabii ki aşk hikayesi de kendisini bir gösterip bir gizliyor.

Bir diğer önemli karakter de Valentin’in yoldaşı Jack the dog. Gerçekte 3 köpek bu rolü canlandırmış ve baştan sona boyanmışlar (Bana biraz eziyetmiş gibi geldi). Jack’ın rolü ise bu siyah beyaz ve sessiz filmin komedi tarafını canlı tutmak olmuş, ve kesinlikle de başarmış. Bir çok sahnede onun sayesinde gülüp eğleniyorsunuz.

Jean Dujardin’in o çağa bu kadar güzel ayak uydurması, Bérénice Bejo’nun da eğlenceli halleri, filmin içine iyice girmenizi sağlıyor. Mekanlar ve oyunculuklarda kusurlu bir yan bulamıyorsunuz.

2007’de de kara ütopia bilim kurgu filmi olan Arjantin yapımı ve yine sessiz olan La Antena’yı izlemiştim. O da gayet başarılı ve ödüllerle donatılmış bir yapımdı. O filmde, büyük birader (Ya da şeytani tekelci kuruluş diyelim) sese karşı savaşıp, sesi tekeli altına almaya çalışırken, The Artist’te sessiz sinema oyuncusu, birey olarak yeni ve sesli sinemaya karşı savaşmaya çalışıyor. Eğer sessiz sinemaya ilginiz varsa La Antena da not etmeye değer bir film.

Bağlayacak olursak, bu eğlenceli filmi, önyargısız bir şekilde bulup izleyin, oyunculuğun, görselliğin ne kadar iyi olduğunu ve konunun ne kadar güzel işlendiğini göreceksiniz. İzlediğinize pişman olmayacaksınız.

Gadjo Dilo (1997) The Crazy Stranger



Bu yazı her ne kadar filmi onunla beraber izlememiş olsam da Ozan için geliyor (Aslında onunla beraber de izlemiş olabiliriz, emin değilim).

Yaklaşık olarak iki yıl önce izlemiştik, Antwerp’ten Ümit gelmiş ve bize izleme şansı vermişti. Fransız bir gencin, babasından sürekli adını duyduyu bir çingene şarkıcıyı (Nora Luca) bulmak için yollara düşüp Romanya’ya gitmesini, ve Romanya’da çingenelerle beraber yaşamaya başlayıp, hayatının arayışını hikaye alan bir film bu.

Çok içten, insanı hem güldürüp hem de ağlamanın eşiğine getiren, coşku dolu bir komedi, dram ve müzik filmi. Oyuncuların bir çoğu oyuncu bile değil, hayatın içinden gerçek kişiler ve o kadar başarılılar ki, gerçekten de aralarındaymışsınız hissini çok iyi veriyor. Romain Duris o şaşkın duruşuyla ve Rona Hartner ise Romen olmasının verdiği yerelliği yansıtmasıyla övgüyü sonuna kadar hakediyor. Isidor'u canlandıran ya da kendisi olarak oynayan İzidor Serban da çingene kültürünü yansıtabilmesiyle filme olağanüstü bir katkı sağlamış.

Bu filmi Kusturica 'nın filmleriyle kıyaslanıp hangisi çingeneleri daha iyi yansıtıyor, hangisi daha iyi anlatıyor tartışmalarına girmenin pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Tony Gatlif bu işi daha naif bir şekilde ele alıp daha saf duygular üzerinden gitmiş. Kusturica belki gerçekleri daha çarpıcı ortaya koyabiliyordur ama ikisinin üslubu zaten farklı olduğu için karşılaştırmak da çok yerinde olmaz. İki yönetmen de izlenmeli ve takip edilmeli diyorum.

Müziğin peşinden gitmeyi, çingenelerin zaman zaman eğlenceli zaman zaman ağır duygu yüklü yaşamlarını, görmek istiyorsanız bu filmi kaçırmamalısınız derim. Tutti frutti tequilas kısmını en azından Youtube’dan izleyin.


Şimdi gelelim bu yazının neden Ozan için yazıldığına. Ozan doğumgünü için benden bir yazı istediğinde ne yazacağımı düşünmeye başladım. Bu filmi izlediğim dönemlerde Ozan da Amsterdam’a gelmişti, Ozan, Ümit ve aşkım Ayça ile çok güzel bir haftasonu geçirmiştik, Vondel Park’ta piknik yaparken çingene olmasa da kafaları bir dünya 2 kişi ile yanyana oturup içkilerimizi yudumlayıp onları izlemek bizim günümüze inanılmaz bir neşe katmıştı. Hala o iki kişinin yaptıkları ve bağırışları aklımda.


27 Aralık 2011 Salı

The Adventures of Tintin (2011)



Tenten’in çizgi romanlarının bir kısmını zamanında okumuş olsam da, tam olarak Tenten hastası bir kişi olarak tanımlamam kendimi. Yine de olay akışlarını, karakterlerin tavırlarını çizgi romanlarında severdim. Filmi izlemeye giderken de çizgi romanlarını okurkenki tavrıma benzer olarak, pek de bir beklentim olmadan gittim. Gitmeden önce sağdan soldan hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler duymuştum. Amsterdam’ın fareli sinemalarinden bir tanesinde üç boyutlu olarak izlemeye karar verdim. Fareli sinema derken bunu bir gönderme veya abartı olarak söylemiyorum; hakikaten Amsterdam sinemalarında fare görme olasılığınız %50, salonda fare olma olasılığı ise %99. İzlerken sık sık huylanıyorum.

Neyse fareleri bırakalım bir kenara filme geçelim. Filmin giriş kısmı beni mest etmeye yetti. Tentenle ilk karşılaşma, olayların hızlı bir şekilde başlayıp temposunun hiç düşmemesi tam aradığım tadı yakalamamı sağladı. Tempo sonuna kadar düşmüyor, arzulanan çıtır çerez tadını yakamanızı sağlıyor. Tenten’in tiplemesi tabii ki kağıt üstünde durduğu gibi değil, beklediğimden biraz daha farklı olmuş ama animasyon filmi diye de gözlerini sadece birer siyah nokta yapacak değillerdi. Kaptan derseniz, sanki biraz sinemaya göre yumuşatılmış, ama yine alkolik ve yine aksi. Dedektifler ise filmin olmazsa olmazları.

Filmin hikayesi çizgi romanının iki bölümünü kapsıyor Tekboynuz’un Esrarı ve Kızıl Korsan’ın Hazinesi. Bu iki bölümü Yapı Kredi Yayınları, Tenten’in Maceraları adlı serilerinde 1998’de yayınlamıştı, az önce kütüphanemi karıştırınca buldum. Eğer bunları bir şekilde okuduysanız, sinemaya uyarlamak için hikayenin işlenişini epey değiştirdiklerini göreceksiniz. Mesela Kaptan Hadok ile Tenten filmde daha önce hiç tanışmamışlarken,  çizgi romanında sıkı arkadaşlar. Fakat bu farklılık insanı kesinlikle rahatsız etmiyor, aksine akıcılığını koruduğu için daha iyi olmuş diye düşünebilirsiniz bile.

Üçüncü boyutunun baş döndürmemesi en sevdiğim yönlerinden biri oldu. Diğer bir çok 3D film benim için hayal kırıklığı olmasına rağmen, Tenten’i üç boyutlu izlediğime çok memnun oldum. Animasyonlar ise, özellikle nesneler ve deniz, inanılmaz başarılı. Gerçeklerinden daha güzel, ilginç olacak ama daha gerçekçi. El ve parmak hareketlerinde hala robotik bir görüntü olsa da, bunu kötü bir eleştiri olarak yazmak film için harcanan onca emeğe hakaret olur.

Ben izleyeli bayağı oldu o yüzden sinemalarda artık oynatılmıyordur ama bir DVD’sini bulup yüksek kalitede izleyin derim. Tenten hayranı olup olmamanız da alacağınz zevk açısından pek bir şey değiştirmeyecektir.


13 Kasım 2011 Pazar

Goemon (2009)




Son günlerdeki yoğun programlardan, film izlemeye pek zaman ayıramadığım gibi, izlediğim filmler için de bir şeyler yazma fırsatı bir türlü bulamadım. Bu tempodan da rahatsız değilim ama hazır 5 – 6 tane film birikmişken, yazmaya başlamak iyi olur diye düşünüyorum.

Yaklaşık bir ay önce izleme fırsatı bulduğum Goemon, Japonya’nın Robin Hood’u diyebileceğimiz efsanevi bir kahramanı.  O da zenginden çalıp fakire veren, bu şekilde de ruhunu özgür kılmaya çalışan eski bir Ninja (ya da orjinal adıyla Shinobi). 16. yüzyılda geçen bu filmde ise zenginden çalıp fakire verme konusunda kendisini çok zorlamayıp, geçmişinden kalan bir kan davasını çözmeye ve intikamını almaya odaklanıyor.

Film başlar başlamaz, bilgisayarla yaratılmış görüntü efektleri (CGI, Computer Generated Imagery deniliyor sanırsam buna) sizi yoğun bir şekilde karşılıyor. Yönetmen de bunları gizlemeyi veya gerçekmiş gibi göstermeyi hiç düşünmemiş aksine izleyiciyi olmayan bir dünyaya sokmaya ve efsanenin, mitin yaşadığı haliyle biraz daha fantastik bir çevrede göstermeye çalışmış. Filmin eleştiri aldığı en büyük nokta da bu ama bunu kabul ederek film izlendiğinde, kendinizi bu olağanüstülüğe dahil edip filmden zevk almaya başlıyorsunuz. Oyunculuklar ve kostümler, yaratılmaya çalışılmış olan ortama uygun olacak şekilde yapılmış, bazen biraz fazla muzip ama kesinlikle benim alt ve üst sınırlarımın içerisinde diyebilirim.

Goemon, yönetmeni Kazuaki Kiriya’nın ikinci filmi. Henüz izleyemediğim debut filmi Casshern’de de görüntü efektleri olağanüstü seviyelerde tutulmuş ve bu yüzden de hem olumlu hem de olumsuz yorumlar almış. Önümüzdeki bir kaç ay içerisinde de ilk filmini izlemiş olarak burada yazıyor olabilirim.

Aksiyon ve dram yoğunluğu iyi ayarlanmış bu film için izlenesi fantastik bir ninja hikayesi diyebilirim. Yukarıda yazdığım aşırılıklardan dolayı mutlaka izlemelisiniz demiyorum ama ben çok beğendiğimi söyleyebilirim. Benim notum bu film için 8/10.


8 Ekim 2011 Cumartesi

The Warlords (2007) - Tau ming chong




The Warlords, bloğumda yazdığım üçüncü Uzakdoğu filmi. Bundan bir kaç  yıl önce neredeyse sadece Uzakdoğu filmlerini izliyordum, şimdi biraz daha dengeye oturttum galiba. Peter Chan ve Wai ManYip’ın yönettiği, Jet Li, Andy Lau ve Takeshi Kaneshiro’nun başrollerini paylaştığı bu film, tüfenk icat oldu mertlik bozuldu döneminde (aslında 19. yy’de geçiyor, yani tüfek icat olalı çok oluyor), Çin’in bitmek bilmeyen savaş yıllarında geçiyor. Bir savaşta bütün askerlerini kaybeden bir generalle, fakirlikten kırılmakta olan haydut grubunun iki liderinin birlik olup ayaklananlara karşı savaş açmasını ve ekibin Çin hükümdarlığı nezdinde giderek yükselmesini konu alıyor.

Film, General Pang’ın (Jet Li) bütün askerlerini, yardım etmesi beklenen diğer hanedanın ihaneti yüzünden, kaybettiği savaşla başlıyor. Bayağı kanlı ve etkileyici olan bu muhabereden, bir şekilde kurtulan General Pang, düştüğü durumun vicdan azabıyla sağda solda sürünürken, bir kadınla karşılaşıyor. Kadına, yaşadıkları tek gecelik ilişkiden sonra delicesine aşık oluyor. Kadının peşinden giderken haydutlukla geçinerek köylerine bakan kardeşlerle tanışıp, onların emrindekilerle beraber düzenli ordu kurmaya karar verip, derebeylerine (darbeciler de denebilir) karşı savaş açıyor.

Dünyadaki bir çok erkeğin bilinçaltında yatan unsur olan kadına ve iktidara sahip olma hırsını irdeleyen bu film hem savaş hem de politik drama yönlerinden başarılı bir film olarak sayılabilir. İktidar hırsının, aşkın, insanın gözünü nasıl kör ettiğini ve gerçeklerden nasıl uzaklaşılabildiğini gözler önüne seriyor.

Savaş sahneleri teknik açıdan çok başarılı. Çin, Hong Kong sinemanının bütün nimetlerinden faydalanmış gibi duruyor. Fakat bu kadar tekniğe zaman harcanacağına savaşlar arası devamlılığa biraz kafa yorulsaymış daha başarılı sonuç alabilirmiş diye düşünüyorum. Filmin ortalarında ardı ardına gelişen olaylarda ipin ucunu biraz kaçırıyorsunuz. Ama dediğim gibi teknik açıdan savaşlar tatminkar olduğu için çok fazla da bunun üzerinde durmadan geçiyorsunuz.

Kılıçlı kalkanlı, kanlı ve ihtiraslı bir film izlemek istiyorsanız Uzakdoğu festivallerinden 15 ödülle dönen bu filmi izlenecekler listenize ekleyin. Ayrıca küçük bir not da vereyim; Red Cliff filmini bir şekilde izleyip, beğendiyseniz bunu da beğeneceğinizi düşünüyorum. Zaten sürekli bu iki film kıyaslanmış. The Warlords’un daha iyi olduğu konusunda görüş veren eleştirmen sayısı da az değil. Benim notum imdb’de 10 üzerinden 7.


1 Eylül 2011 Perşembe

Bread & Tulips (2000) - Pane e tulipani



İsmini ilk duyduğumda Hollanda filmi mi bu diye düşünmüştüm. Fakat Hollanda ile hiç bir alakası yokmuş yüzde yüz Venedik filmiymiş.

Başrollerini Licia Maglietta’nın ve Bruno Ganz’ın paylaştığı filmi  Silvio Soldini yönetiyor. Daha önce yönettiği hiç bir filmi izlememiştim, bundan sonra bir iki filmine bakmayı düşünebilirim. Bruno Ganz’i bir çok filmden hatırlayacaksınız. En son Unknown’da eski Doğu Almanya ajanı ve dedektif rolünde oynuyordu. Akıllarda daha çok kalabilecek bir rolü de Downfall’daki Adolf Hitler rolü. Bu filmde İzlanda göçmeni bir İtalyan şef garsonu oynuyor. Kendine has tavırları ve kibarlığıyla filmin tuzu biberi olmuş. Filmin aktristinden de bahsetmeden geçemeyeceğim çünkü kendisi filmi oluşturan unsur. Her ne kadar uluslararası anlamda fazla bir üne sahip olmasa da, bu filmindeki rolüyle izleyen bir çok kişiyi etkilemiş olabileceğini tahmin ediyorum.

Bir gezi sırasında tur otobüsünün onu bir şekilde dinlenme tesisinde unutmasıyla kendine farklı bir yol seçen orta yaşını geçmiş iki çocuk annesi İtalyan bir ev hanımının hikayesini anlatıyor film. Tur otobüsünü kaçırdığında yolu bir şekilde Venedik’e düşer ve orada bir iki gün kalmayı planlar. Ailesine Venedik’te olduğunu söyler ama tam adresini vermez. Kaldıkça kendisini oraya bağlayan şeyler artar ve hikaye bu noktadan sonra şekil değiştirmeye başlar. Filme ismini veren ekmek ve lale de filmin çok küçük bir kısmında olsa da en kritik dönüm noktalarında geçiyor.

Bu kadar naif ve sevecen bir filmi uzun süredir izlememiştim. Zaten bu tip hisleri genelde Avrupa veya Uzakdoğu sinemasında yakalayabiliyorum. Filmde havada kalan hiç bir şey yok, kadının hissettikleri, İtalyan erkeğinin tepkileri hep yerinde ve tam tadında. Oyunculukta o İtalyan tarzı abartı da fazla yok, eski İtalyan sineması gibi çok gürültücü de değil. Benim için çok tatmin edici bir film oldu izlerken.

Biz kimin tavsiyesiyle bu filmi bulduk ve izledik hatırlamıyorum ama iyi ki tavsiye etmiş. Siz benim tavsiyemle gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.


24 Ağustos 2011 Çarşamba

Super 8 (2011)



Film, küçük bir Amerikan kasabasında, Super 8mm kamerayla zombi filmi çekmeye çalışan bir grup genç çocuğun ve kasabanın başından geçen olağanüstü olayı konu alıyor. Bu altı çocuk bir geceyarısı filmin bir sahnesini çekmek için tren istasyonuna giderler, o sırada geçen tren garip bir şekilde kaza yapar ve çocuklar bu kazadan mucize eseri kurtulurlar. Kazadan sonra gelişen olaylar onları ve kasabayı içerisine alacak şekilde ilerler. Çocuklar bu sırada hem olayı çözmeye hem de çekmeye çalıştıkları filmi bitirmeye çalışırlar.

Film 70lerin sonunda geçiyor, yani soğuk savaşın halen devam ettiği, her olayda Sovyetlerin işin içinde olabileceği olasılığının düşünüldüğü ve uzaylılar – dünya dışı yaratıklar temasının halen çok popüler olduğu yıllarda geçiyor. Bu açıdan istenilen hava yaratılabilmiş ve o dönemin macera filmlerinin tarzı yakalanabilmiş. Özellikle film (13-16 yaşları arasındaki çocukların kullanılmasından da olabilir) bana Stand by Me ve The Goonies tarzı 80ler sinemasını ve Stephen King’in “O” kitabını (ve TV filmini) hatırlattı. Süper 8’in bu saydığım filmlerden farkı içerisinde bilim kurgu unsurunun olması. Hepsinde de bir grup çocuk veya genç çevrelerinde olan bir olayı çözmeye çalışırken kendi yaşantılarındaki sorunları sorgulamaya ve gidermeye başlıyorlar.

J.J. Abrams yukarıda yazdığım gibi ortamı yaratmakta çok başarılı olmuş ama konu bu ortamın içinde günümüz sineması için çok basit kalmış. Günümüz sineması artık bilim kurgu filmlerinden daha fazlasını, bir yenilik getirmesini bekliyor. Film, J.J Abrams’ın ve Steven Spilberg’in eskiye özlem filmi olduğu için belki de bunu tercih edip kurguyu ona göre oluşturmuş olabilirler. J.J Abrams’ın buradaki başarısı oyuncu seçimi ve oyuncuların yönetimi olmuş. O dönemleri yaşamamış 6 çocuğun rollerini başarıyla oynayabilmesini sağlamak takdir gerektiren bir unsur.

Başrolleri paylaşan Elle Fanning ve Joel Courtney ikilisi yaşlarından beklenmeyecek performanslar sergilemişler. Elle zaten bugüne kadar 32 tane film ya da dizide rol alarak yeni bir şey yapmamış ama bu film Joel Courtney’in ilk filmi ve bundan sonra yetişkin bir oyuncu oluncaya kadar işlerinin  yolunda gideceğinden eminim. Diğer beğendiğim çocuk da filmin içindeki filmin yönetmeni Riley Griffiths. O da yönetmen havasına iyi girmiş, belki ileride oyunculuğu bırakıp yönetmenliğe geçebilir.


Çok büyük beklentilerle izlemeyecekseniz, eğlencelik olarak izlenebilir. En azından Stand By Me benzeri filmlerin tekrar çekilebildiğini görmüş olursunuz.




17 Ağustos 2011 Çarşamba

Arrietty (2010)



Ghibli Studios’dan en son Ponyo’yu izlemiştim ve çok beğenmiştim. Sonra uzun süre aklıma animasyon filmi izlemek veya Ghibli/Miyazaki gelmedi. Hollanda’da da dili İngilizce dışında olan filmler Hollandaca altyazılı olduğu için maalsef uzakdoğu sinemasını sinemada izleyemiyorum. Arrietty’yi bir sinema dergisinde gördüğümde hemen bunu izlemeliyiz dedim. Bir şekilde buldum ve başına oturdum.

Arrietty, Mary Norton’un “The Borrowers” adlı romanının Hayao Miyazaki ve Keiko Niwa tarafından animasyona uyarlanmasıyla ortaya çıkmış. Aslında bir çocuk kitabı olan The Barrowers öyle güzel uyarlanmış ki yetişkinlerin de ilgisini kolaylıkla çekebilir. Bu sefer Miyazaki değil Hiromasa Yonebayashi yönetmiş. Kendisi sevdiğimiz bir çok Miyazaki animasyon filmlerinde “Key Animator” ya da baş animatör olarak görev almış. Sanırım zamanla iyice yoğrulunca, kendisi de yönetebileceğini düşünmüş ve başarılı bir sonuç ortaya çıkarmış.

Bu The Borrowers’ın ilk uyarlanması değil. Daha önce 1992’de İngiltere’de televizyon dizisi olarak, sonra da 1997’de Hollywood’da film olarak uyarlanmış. 1997 versiyonunu sanki hatırlar gibiyim ama izlediğimden çok da emin olamadım. Şöyle bir konusuna göz attığınızda, Hollywood versiyonu ile Japon versiyonu arasındaki farklılıklar hemen göze çarpıyor. Konu aslında aynı temele dayanıyor. 6-7 cm büyüklüğünde soyu tükenmekte olan küçük insanlar, insanların yaşadığı evin altında yaşamlarını ihtiyaçları kadar ev sahiplerinden aşırarak sürdürüyorlar. O sırada eve bir süreliğine Sho adında bir çocuk gelir. Sho yakında kalp ameliyatı geçireceği için bu sessiz sakin evde dinlenmeye çekilecektir. Geldiği ilk gün de Arrietty’yi, 14 yasındaki küçük insanı, farkeder. Farkında olmasa da küçük insanları görmesiyle beraber onların hayatı tehlikeye girmiştir. Genç çocuk onları koruyacağını söylese de olaylar o şekilde gelişmez. Amerikan versiyonuyla arasındaki temel fark ise küçük insanların evleri için savaşmaları yerine Japon versiyonu daha barışçıl ve biraz savunma ağırlıklı olmuş.

Filmin başlarındaki Arrietty’nin ilk aşırma deneyimi gerçekten heyecanlandırıyor ve inanılmaz bir görsel şölen sunuyor. Film boyunca konu gereği belki de artması gereken gerilim çok başarılı bir şekilde arka planda tutulmuş, bu Sho’nun kalp hastası olduğu ve ani heyecanlara kapılmaması gerektiği için yaratılmış bir atmosfer olabilir. Macera filmi yerine daha çok iletişim, türlerin birbirinden korkuları ve yalnızlık hissi üzerine kurulmuş bir film olmuş.

Japon animasyon filmlerini seviyorsanız kaçırmamanız gerekir.


12 Ağustos 2011 Cuma

City Island (2009)


New York’un uzak bir ada semtinde geçen kendi halinde, güzel ama çok da iddialı olmayan bir komedi dram filmi City Island. Bireylerin birbirinden sakladığı sırlarla sarmalanmış bir ailenin rutin düzensizliğinin, aileye dışarıdan katılan birisi sayesinde (ya da yüzünden) bozulması ve aile içerisindeki durumun iyice kaosa doğru sürüklenmesi konu olarak ele alınmış. Aslında iletişimsizlik ve yanlış anlaşılmalar üzerine kurulu olan bu komedi filmi, bu iki basit öğenin çok doğru bir şekilde kullanılmasıyla gayet başarılı olmuş.

Film, herkesin gerçek bir sırrı mutlaka vardır önermesiyle başlıyor, başından zaten sırların ipucuları hemen veriliyor. Sonrasında City Island biraz anlatılıp çok uzatmadan direkt olarak konuya dalınıyor. Filme ismini vermesine rağmen, filmin mekan bağlantısı çok basit tutulmuş, o yüzden isminin neden City Island olduğunu pek de anlayamadım. Filmin devamında ailenin her bireyinin sırları ortalığa dökülmeye başlıyor, finale yaklaştıkça da kişilerin alanları sırları yüzünden iyice daralıp, sonundaki büyük patlamaya doğru sürükleniliyor.

Andy Garcia’nın oynadığı diğer komedi filmlerini (çok da olduğunu zannetmiyorum ama Pembe Panter 2’de oynamış) izlememiştim, benim için bir ilk oldu bu. Kendisi bir komedi dehası veya gerçek anlamda bir komedyen değil ama tabi ki tecrübesiyle kaosa sürüklenen aile babası rolünü çok güzel çıkarmış. Daha önceki filmlerindeki sert adam imajını da en azından burada gardiyan rolüyle korumayı başarmış. Sanırım Hollywood’un sert adamlarının yaşlandıkça yumuşayıp  komedi filmlerinde oynamaya başlaması raslantı değil.


Okuduğum diğer yorumlarda Emily Mortimer üzerinde çok durulmuş, methiyeler düzülmüş ama bana soracak olursanız, rolü biraz iticiydi. Replikleri de fazla zorlama gibi duruyordu. Ezra Miller’in rolü ve filmdeki sırrı beni en çok güldüren unsurlardan biriydi, ve rol icabı olarak da günümüz Amerikan gençliğini ve onların saçma espri anlayışını (örnek için Super Bad filmini izleyiniz) iyi temsil ediyordu.

Haftaiçi izlemek için çok ideal bir film, özellikle yağmurlu bir Cuma akşamında sizi güzelce eğlendirebilir. 


3 Ağustos 2011 Çarşamba

Source Code (2011)


2000’lerin revaçta konuları paralel evren, kuantum fiziği, iplik teorisi ve gerçeklik-sanallık algısı harmanlanıp bu filmde tekrar önümüze sunuluyor. Bilim kurgu ve aksiyon türüne giren bu filmde kahramanımız 8 dakikalık döngüler içerisinde bombalı bir saldırıyı çözmeye çalışıyor. Bir bakıma Bill Murray’in başrolünü oynadığı Groundhog Day filminin 24 saatten 8 dakikaya indirilmiş versiyonu. Tabii içerisine aksiyon ve bilim kurgu yedirilmiş olanı.

İzledikten sonra düşündüğüm şey aslında filmi 15 dakikaya oturtabilirler miydi oldu, tabii ki olacak şey değil ama film bitince insana çok kısa geliyor ve bittiğinde pek de bir sey izlememiş gibi hissediyorsun. Zaten yönetmen de çok fazla uzatmayıp filmi 93 dakikada bitirerek benim en sevdiğim 90 ila 120 dakika aralığına girmeyi başarmış. Film (bu yazıyı okuyacak olan ve sonrasında izleyecek birileri varsa onlara gereğinden fazlasını da söylememek için kasıyorum) çok hızlı gelişiyor. 8 dakika içerisinde gerçekleşen olay biraz ikinci plana itilip onun yerine kahramanımızın psikolojik durumu ve filmin bilim kurgu olan kısmı üzerinde daha çok duruluyor. Bunu film için bir artı olarak yazıyorum. Fakat filmin sonunda biraz ben yaptım oldu yaklaşımı benimsenmiş gibi. Kuantum fiziği ve iplik teorisi kalpten bildiğim bir konu olmadıgı için de peki diyip fazla sorgulamadım ama beni hafiften hayal kırıklığına uğratmadı değil.

Oyunculara gelecek olursak aslen helikopter pilotu olan Colter Stevens’ı canlandıran Jake Gyllenhaal her ne kadar kariyerinin en iyi performansını sergilememiş olsa da rolünün hakkını yeterince vermiş. Başrol erkek oyuncumuzun yanında 8 dakikanın içinde ve 8 dakikanın dışında olmak üzere Pilot Stevens ile duygusal bağ yakalayan iki hoş kadın, Michelle Monaghan ve Vera Farmiga, başrol kadın oyuncu rolünü paylaşıyorlar (Hangisi başrol hangisi yardımcı kadın oyuncu ben ayırdedemedim). İkisi de çok yaratıcılık istemeyen rolleri oynadıkları için filmi zorlanmadan tamamladıklarını düşünüyorum.

Bu arada filmin yönetmeni Duncan Jones, David Bowie’nin çocuğuymuş. Bunu da filmle ilgili araştırma yaparken öğrendim. Kendisinin ilk uzun metrajli filmi olan Moon’u henüz izleyemedim ama izlenecekler listesinde halen duruyor. Şimdilik bilim kurguya sarmış durumda, bundan sonra ne yapacağını merak etmeye başladım.

Film izlemeye deger, ama çok olağanüstü bir şey beklemeyin, izleyin ve üzerine fazla kafa yormadan konuyu kapatın derim.Özellikle sonunu tartışmanın çok da bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Tabii bana sonuyla ilgili söyleyeceğiniz bir şeyler varsa, seve seve dinlerim/okurum.


3 Temmuz 2011 Pazar

Four Lions (2010)


BAFTA’da ödülle taçlandırıldığı günden beri izlemek istiyordum bu filmi. Chris Morris’in yazarlık ve yönetmenlik yaptığı ilk uzun metrajlı film. Aldığı ödül de zaten yılın en iyi filmi veya en iyi yönetmen ödülü değil ama kariyere üstün başlangıç ödülü. Filmi bitirdiğinizde bu ödülü ne kadar hakkettiğini görüyorsunuz.

IT Crowd dizisini izleyenler bilir, Morris oynadığı abzürd patron rolüyle izleyenleri epeyce güldürmeyi başarmıştı. Bu filmde de bir çok sahnede kahkahayı bastım. Aslında çok kritik ve farklı kesimlerden şiddetli tepkiler alabilecek bir konu seçmiş kendisine. Dört radikal İngiliz müslümanın başlatmak istedikleri son cihad için intihar komandosu olarak yapmayı planladıkları eylem ele alınıyor. Hem ideolojinin bazen ne kadar anlamsız yerlere gidebileceğini, hem de radikal olduktan sonra pasifist veya aktivist farketmez, ne kadar saçmalanabileceğini göstermeye çalışmış Morris. İntihar komandolarını tiye alırken tabi ki İngiliz Gizli Servisini ve polisinin de ne kadar beceriksiz olduğunu göstermeyi unutmamış.

İlk bir kaç dakikasında espriler biraz zorlama gibi geliyor insana ama IT Crowd’da da böyle olmuştu bana, sanırım İngiliz komedilerine has bir durum bu. İlk ısınma süresini atlattıkdan sonra filmin akışında kendinizi ağzınız kulaklarınızda buluyorsunuz.  

Eylemi yapmayı planlayan bu dört (aslında beş) aslanın attıkları her adım söyledikleri her cümle ayrı bir beceriksizlik içeriyor.  Bu dört kişinin ikisinin Pakistan’a eğitim kampına gitmesi, eğitim kampında olanlar (!!!), Faysal’ın karga ile olan muhabbeti, Faysal’ın sonu, eylem kıyafetleri, çekilen videolar, internet üzerinden haberleşme kanalları (Benim Puffin’im Emir’in Puffin’i ile konuştu)  ve daha bir çok küçük küçük anektod. İngiliz komedisi seviyorsanız kesinlikle izlemelisiniz. Pazar sıkıntısını üzerinizden atabileceğiniz güzel bir film.

Bu yazı yazılırken bir koyun havaya uçuruldu J


2 Temmuz 2011 Cumartesi

The Adjustment Bureau (2011)


Cuma akşamı evde oturuyorken ne izleyelim diye bakınıyorduk, tabi böyle durumlarda ortaya atılan fikirlerden birisi muhakkak romantik komedi türünde hafif bir şeyler olsun oluyor. Ara ara bu türde iyi filmler çıksa da bir çoğu sadece hafif film olmaktan öteye gidemiyor. Tabi yine hafif bir romantik komedi türünde film aramaya başlayacakken IMDB’de "romance" linkine tikladim. Bu film son zamanlarda epeyce popülermiş ki ilk sırada listelemişler. Hem Matt Damon oynuyormuş hem de türü biraz daha çekici “Romantik – Bilim Kurgu – Macera (Ya da polisiye)”.  Matt’in oynadığı filmlerden genelde memnun kalıyorum gibi bir önyargım da var. Durum böyle olunca oyumuzu bu yönde kullandık.

Bahsettiğim üç türün dengesi filmde iyi kurulmuş. Aslında bir aşkın çevresinde dönüyor olsa da bu aşk bir iki sahne dışında çok süründürülmemiş. Bahsi geçen bilim kurgu kısmı ise yani Ayarlama Bürosu’nun  (Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı bir kitap vardı konuyla çok alakasiz ama aklıma gelmişken yazayım dedim) kendisi ve faaliyetleri. Polisiye-Macera kismi da zaten Büro ile Aşk’ın ya da kader ile özgür iradenin çatışması üzerine kurulu.

Film tabi biraz fazla Allahçı (ya da filmde söylenildiği gibi siz Onu nasıl çağırırsanız) o açıdan biraz bayabileceğini düşünerek sanırım hem bu Allahçılıgı ve kaderciliği alıp kurumsallaştırmışlar (Büro) hem de hafif mizah katarak konuyu rahatlatmışlar.  

Sonuna kadar iyi gidiyor, ama sonunu bağlayabilmek için çok aceleci davranmışlar, bir kaç kere saçmalamışlar. Filmde takıldığım diğer bir nokta da sonundaki ders veren adam konusmasi. Bu tarz filmlerin bir ortak kümesi midir bu bilmiyorum ama o ders veren adam, üçüncü ses olarak çıkıp, konuşmasa daha iyiydi sanki. Tek derdimiz de o sondaki 15 saniye olsun.


1 Temmuz 2011 Cuma

Global Metal (2008)


Müzikalleri sevmediğim gibi müziği hayatımın ortasına oturtmama rağmen müzikle ilgili belgesellerle de çok fazla ilgilenmem. Bir iş arkadaşım bana bu belgeseli tavsiye ettiği zaman bunu izleyebilirim sanırım dedim.

Global Metal, Sam Dunn’ın ikinci belgesel filmi. Antropolog - sosyolog olarak üniversiteden mezun olduğunda neredeyse hepimizin düştüğü “Şimdi ne yapacağım?” buhranından heavy metal ile ilgili belgeseller çekmeye karar vererek çıkmış. Çok da iyi karar vermiş gibi gözüküyor. Şu ana kadar dört filmi var, beşincisi de yolda. Onun sayesinde belki müzikle ilgili belgesellere sarabilirim.

Bu filminde heavy metalin evrensel olarak neden ve nasıl sevildiğini ve nasıl evrildiğini ya da yerelleştirildiğini anlatıyor. İlk önce Brezilya’ya gidiyor, oraya metalin nasil girdiğini ve geliştiğini anlatıyor. Tabi ki Sepultura ağırlıklı bir bölüm. Brezilyalılar Sepultura’yı müziklerinin Pele’si olarak görüyor. Daha sonrasında Japonya, Endonezya, Çin , İsrail, Hindistan, ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyaret ediyor (Sırası tam olarak böyle değildi sanırım), bu ülkelerdeki yeraltı gruplarıyla veya müzik otoriteleriyle görüşüyor. Birbirinden ilginç gruplara yer veriyor. Bunlardan en ünlüsü sanırım Tang Dynasty, Çin’in ilk etnik-rock progresif metal grubu, youtube’da bir kaç videoları var. Bir diğer ilginçlik ise, Japonya bölümünde orada yaşamaya karar veren Marty Friedman’i görmem oldu.

Belgeselin finalinde Sam, tekrar Hindistan’a giderek, orada verilecek olan Iron Maiden konserine (2007 -A Matter Of Life And Death Tour) katılıyor. Bu konser Hindistan tarihindeki ilk uluslararası düzeyde ünlü olan bir grubun konseri olması, o yüzden önemi çok çok büyük ve görüntüler çok eğlenceli.

Filmde hoşuma giden diğer ayrıntılar ise; değişik toplumdaki insanlarin aynı şeye nasıl farklı baktıklarını, devletlerin bu müzik türüne yaklaşımını, baskı altındaki toplumların öyle ya da böyle istediklerini bir şekilde elde etmelerini ve varlıklarını istedikleri gibi ya da en azından istediklerine yakın sürdürebilmelerini görmek oldu.

30 Haziran 2011 Perşembe

Battle Los Angeles (2011)


Sanırım Hollywood’da askeri aksiyon adına doldurulması gereken bir kota var ve bu kota doldurulmazsa öyle ortaya karışık uzaylıların olduğu, emekliliğini bekleyen askerin son gününde yaşadıklarını anlatan ve geride kalan hamile eşin ve babasını gözleri önünde kaybeden çocuğun dramatize edilmesi gibi parçaları harmanlayıp önümüze sunuyor.  70 milyon Dolara malolan film şimdiden kara geçmiş durumda, bunu anlamak çok güç ama demek ki iş yapıyor.

Konuyu şöyle özetleyebilirim, Başçavuş tam emekliliğe ayrılacakken, bir anda bütün dünya su kaynakları için uzaylı saldırısına uğrar, emekliliğe ayrılamaz, bir avuç askerle dünyayı kurtarmak için bir taraflarını yırtmak zorunda kalır. Yani tahmin edilebileceğiniz gib klişeler üzerinize üzerinize geliyor film boyunca. 

Başrolde Aaron Eckhart oynuyor, diğer oyuncular genel olarak son zamanlarda gösterilen dizi oyuncularından oluşuyor. Sanırım bu film dizilerin sezon aralarına getirilip çekildi ki gençlere de biraz maddi destek olsun.

İzlerken Cloverfield filmi aklıma geldi, sık sık konunun işlenişi içerisine bu filmden bazı noktaları yedirmişler. Bilim kurgu açısından da ara sıra Stargate Universe dizisindeki bazı öğeler kullanılmış, senaryoyu yazarken pek yaratıcılığını zorlamamış. Zaten bu film senaryo yazarının ilk ciddi projesi denilebilir.

Filmin hiç mi iyi yanı yok derseniz, çok düşünmeden savaş sahnelerindeki görüntü efektleri iyiydi diyebilirim. Ama zaten Hollywood’un artık görüntü bu konuda pek sorun yaşamadıgını söyleyebiliriz, özellikle bütçeniz yetmiş milyon dolarsa.

Pazar akşamı için bile fazla çiğ kalacağını düşünüyorum. Ben evde hastayken zamanım boldu izleyeyim bari dedim. Size tavsiye etmiyorum. Herhangi başka alternatifiniz varsa onu değerlendirmeniz çok daha iyi olabilir.


29 Haziran 2011 Çarşamba

13 Assassins (2010) - Jûsan-nin no shikaku



Blogumun ilk yazısı olarak 13 Assassins filmini özellikle seçtim. Bunun sebebi son zamanlarda 10 üzerinden 9 puan verdiğim nadir filmlerden olması ve ayrıca Takashi Miike’nin benim icin önemi.

Miike’nin bu filmi bugüne kadar çektiklerinin arasında en sağlam olanı. Bundan önceki filmleri arasında çok güzel, çok etkileyici olanlar var ama bu favorilerim arasında hemen yerini aldı.  

Genel kanı filmin 7 Samuray filminin tekrar yapımı olduğu şeklinde olsa da, aslında film aynı isimli 1963 yapımı filmin tekrar çekimi. Konuda ufak tefek sapmalar olsa da tema aynı. Psikopat/Sadist bir lord’a karşı hem vatani duygularla hem de intikam duygusuyla intihar saldırısı yapmak isteyen 13 Samurayı anlatıyor.

Filmin havasına ilk sahnesinden giriyorsunuz. Başlangıç ve gelişme bölümü aksiyon bekleyenler icin biraz sabırsızlık yaratabilir ama film esas patlamasını son 40 dakikada yapıyor. Bu son 40 dakika cok özenle hazırlanmış , öncesinde de zemini çok iyi yapılandırılmış ve aksiyonu kolaylıkla kaldırabiliyor. Sonuna da Miike küçük bir sürpriz koymuş. Bununla ilgili çok farklı yorumlar var ama en iyisi kendiniz izleyip değerlendirin.

Konu samuray olunca tabii kan ve şiddet fazlasıyla var, yine de Miike’nin diğer filmlerine kıyasla burada biraz frene basmış (basmış mı acaba, tam emin olamadım J).

Bence bir yerden bulup, zamanınızı bu filme ayırıp izleyin. Film Türkiye’de vizyona hiç girmedi, dünya genelinde de Amerika ve Japonya dışında sadece film festivallerinde gösterildi. Vizyona girmemesi meraklısı için büyük kayıp. DVD ve Blue-Ray versiyonları mevcut.