3 Temmuz 2011 Pazar

Four Lions (2010)


BAFTA’da ödülle taçlandırıldığı günden beri izlemek istiyordum bu filmi. Chris Morris’in yazarlık ve yönetmenlik yaptığı ilk uzun metrajlı film. Aldığı ödül de zaten yılın en iyi filmi veya en iyi yönetmen ödülü değil ama kariyere üstün başlangıç ödülü. Filmi bitirdiğinizde bu ödülü ne kadar hakkettiğini görüyorsunuz.

IT Crowd dizisini izleyenler bilir, Morris oynadığı abzürd patron rolüyle izleyenleri epeyce güldürmeyi başarmıştı. Bu filmde de bir çok sahnede kahkahayı bastım. Aslında çok kritik ve farklı kesimlerden şiddetli tepkiler alabilecek bir konu seçmiş kendisine. Dört radikal İngiliz müslümanın başlatmak istedikleri son cihad için intihar komandosu olarak yapmayı planladıkları eylem ele alınıyor. Hem ideolojinin bazen ne kadar anlamsız yerlere gidebileceğini, hem de radikal olduktan sonra pasifist veya aktivist farketmez, ne kadar saçmalanabileceğini göstermeye çalışmış Morris. İntihar komandolarını tiye alırken tabi ki İngiliz Gizli Servisini ve polisinin de ne kadar beceriksiz olduğunu göstermeyi unutmamış.

İlk bir kaç dakikasında espriler biraz zorlama gibi geliyor insana ama IT Crowd’da da böyle olmuştu bana, sanırım İngiliz komedilerine has bir durum bu. İlk ısınma süresini atlattıkdan sonra filmin akışında kendinizi ağzınız kulaklarınızda buluyorsunuz.  

Eylemi yapmayı planlayan bu dört (aslında beş) aslanın attıkları her adım söyledikleri her cümle ayrı bir beceriksizlik içeriyor.  Bu dört kişinin ikisinin Pakistan’a eğitim kampına gitmesi, eğitim kampında olanlar (!!!), Faysal’ın karga ile olan muhabbeti, Faysal’ın sonu, eylem kıyafetleri, çekilen videolar, internet üzerinden haberleşme kanalları (Benim Puffin’im Emir’in Puffin’i ile konuştu)  ve daha bir çok küçük küçük anektod. İngiliz komedisi seviyorsanız kesinlikle izlemelisiniz. Pazar sıkıntısını üzerinizden atabileceğiniz güzel bir film.

Bu yazı yazılırken bir koyun havaya uçuruldu J


2 Temmuz 2011 Cumartesi

The Adjustment Bureau (2011)


Cuma akşamı evde oturuyorken ne izleyelim diye bakınıyorduk, tabi böyle durumlarda ortaya atılan fikirlerden birisi muhakkak romantik komedi türünde hafif bir şeyler olsun oluyor. Ara ara bu türde iyi filmler çıksa da bir çoğu sadece hafif film olmaktan öteye gidemiyor. Tabi yine hafif bir romantik komedi türünde film aramaya başlayacakken IMDB’de "romance" linkine tikladim. Bu film son zamanlarda epeyce popülermiş ki ilk sırada listelemişler. Hem Matt Damon oynuyormuş hem de türü biraz daha çekici “Romantik – Bilim Kurgu – Macera (Ya da polisiye)”.  Matt’in oynadığı filmlerden genelde memnun kalıyorum gibi bir önyargım da var. Durum böyle olunca oyumuzu bu yönde kullandık.

Bahsettiğim üç türün dengesi filmde iyi kurulmuş. Aslında bir aşkın çevresinde dönüyor olsa da bu aşk bir iki sahne dışında çok süründürülmemiş. Bahsi geçen bilim kurgu kısmı ise yani Ayarlama Bürosu’nun  (Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı bir kitap vardı konuyla çok alakasiz ama aklıma gelmişken yazayım dedim) kendisi ve faaliyetleri. Polisiye-Macera kismi da zaten Büro ile Aşk’ın ya da kader ile özgür iradenin çatışması üzerine kurulu.

Film tabi biraz fazla Allahçı (ya da filmde söylenildiği gibi siz Onu nasıl çağırırsanız) o açıdan biraz bayabileceğini düşünerek sanırım hem bu Allahçılıgı ve kaderciliği alıp kurumsallaştırmışlar (Büro) hem de hafif mizah katarak konuyu rahatlatmışlar.  

Sonuna kadar iyi gidiyor, ama sonunu bağlayabilmek için çok aceleci davranmışlar, bir kaç kere saçmalamışlar. Filmde takıldığım diğer bir nokta da sonundaki ders veren adam konusmasi. Bu tarz filmlerin bir ortak kümesi midir bu bilmiyorum ama o ders veren adam, üçüncü ses olarak çıkıp, konuşmasa daha iyiydi sanki. Tek derdimiz de o sondaki 15 saniye olsun.


1 Temmuz 2011 Cuma

Global Metal (2008)


Müzikalleri sevmediğim gibi müziği hayatımın ortasına oturtmama rağmen müzikle ilgili belgesellerle de çok fazla ilgilenmem. Bir iş arkadaşım bana bu belgeseli tavsiye ettiği zaman bunu izleyebilirim sanırım dedim.

Global Metal, Sam Dunn’ın ikinci belgesel filmi. Antropolog - sosyolog olarak üniversiteden mezun olduğunda neredeyse hepimizin düştüğü “Şimdi ne yapacağım?” buhranından heavy metal ile ilgili belgeseller çekmeye karar vererek çıkmış. Çok da iyi karar vermiş gibi gözüküyor. Şu ana kadar dört filmi var, beşincisi de yolda. Onun sayesinde belki müzikle ilgili belgesellere sarabilirim.

Bu filminde heavy metalin evrensel olarak neden ve nasıl sevildiğini ve nasıl evrildiğini ya da yerelleştirildiğini anlatıyor. İlk önce Brezilya’ya gidiyor, oraya metalin nasil girdiğini ve geliştiğini anlatıyor. Tabi ki Sepultura ağırlıklı bir bölüm. Brezilyalılar Sepultura’yı müziklerinin Pele’si olarak görüyor. Daha sonrasında Japonya, Endonezya, Çin , İsrail, Hindistan, ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyaret ediyor (Sırası tam olarak böyle değildi sanırım), bu ülkelerdeki yeraltı gruplarıyla veya müzik otoriteleriyle görüşüyor. Birbirinden ilginç gruplara yer veriyor. Bunlardan en ünlüsü sanırım Tang Dynasty, Çin’in ilk etnik-rock progresif metal grubu, youtube’da bir kaç videoları var. Bir diğer ilginçlik ise, Japonya bölümünde orada yaşamaya karar veren Marty Friedman’i görmem oldu.

Belgeselin finalinde Sam, tekrar Hindistan’a giderek, orada verilecek olan Iron Maiden konserine (2007 -A Matter Of Life And Death Tour) katılıyor. Bu konser Hindistan tarihindeki ilk uluslararası düzeyde ünlü olan bir grubun konseri olması, o yüzden önemi çok çok büyük ve görüntüler çok eğlenceli.

Filmde hoşuma giden diğer ayrıntılar ise; değişik toplumdaki insanlarin aynı şeye nasıl farklı baktıklarını, devletlerin bu müzik türüne yaklaşımını, baskı altındaki toplumların öyle ya da böyle istediklerini bir şekilde elde etmelerini ve varlıklarını istedikleri gibi ya da en azından istediklerine yakın sürdürebilmelerini görmek oldu.