29 Aralık 2011 Perşembe

The Artist (2011)



Yılın kapanış yazısı olarak siyah beyaz ve sessiz olan The Artist’i seçtim. Bu iki sıfat ile tanımlayınca sıkıcı olma ve uyutma olasılığı yüksek, ağır bir film olacakmış hissi veriyor. Fakat bu önyargı filmin yorumlarını okuyunca veya ilk sahnelerini izlemeye başlayınca tamamen ortadan kalkıyor. Şüphesiz ki The Artist 2011 yılının en iyi yapımlarının arasında. Şimdiden 17 ödül toplamış, Altın Küre’ye de 6 dalda aday bir film.

George Valentin (Jean Dujardin canlandırıyor), çağın değişimlerine ayak uyduramayan, sesli sinemanın yükselen değer olmasıyla, kendi kendine ve sektöre karşı ayakta eski haliyle durmaya çalışan ve kendinden ödün vermeyen, piyasanın en ünlü sessiz sinema oyuncusu. Belki de çağın tek ünlü oyuncusu. Peppy Miller (Bérénice Bejo) ise sinema sektörüne girmeye çalışan genç, güzel bir dansçı.

George Valentin ile Peppy Miller’in birbiriyle kesişen hayatları ve bu kesişme sonucu ortaya çıkan gizli bir aşk ve dram işleniyor. Aslında bir aşk hikayesinden çok kişinin kendi gururuyla, değişen dünyayla ve çevresiyle savaşımı anlatılıyor ama tabii ki aşk hikayesi de kendisini bir gösterip bir gizliyor.

Bir diğer önemli karakter de Valentin’in yoldaşı Jack the dog. Gerçekte 3 köpek bu rolü canlandırmış ve baştan sona boyanmışlar (Bana biraz eziyetmiş gibi geldi). Jack’ın rolü ise bu siyah beyaz ve sessiz filmin komedi tarafını canlı tutmak olmuş, ve kesinlikle de başarmış. Bir çok sahnede onun sayesinde gülüp eğleniyorsunuz.

Jean Dujardin’in o çağa bu kadar güzel ayak uydurması, Bérénice Bejo’nun da eğlenceli halleri, filmin içine iyice girmenizi sağlıyor. Mekanlar ve oyunculuklarda kusurlu bir yan bulamıyorsunuz.

2007’de de kara ütopia bilim kurgu filmi olan Arjantin yapımı ve yine sessiz olan La Antena’yı izlemiştim. O da gayet başarılı ve ödüllerle donatılmış bir yapımdı. O filmde, büyük birader (Ya da şeytani tekelci kuruluş diyelim) sese karşı savaşıp, sesi tekeli altına almaya çalışırken, The Artist’te sessiz sinema oyuncusu, birey olarak yeni ve sesli sinemaya karşı savaşmaya çalışıyor. Eğer sessiz sinemaya ilginiz varsa La Antena da not etmeye değer bir film.

Bağlayacak olursak, bu eğlenceli filmi, önyargısız bir şekilde bulup izleyin, oyunculuğun, görselliğin ne kadar iyi olduğunu ve konunun ne kadar güzel işlendiğini göreceksiniz. İzlediğinize pişman olmayacaksınız.

Gadjo Dilo (1997) The Crazy Stranger



Bu yazı her ne kadar filmi onunla beraber izlememiş olsam da Ozan için geliyor (Aslında onunla beraber de izlemiş olabiliriz, emin değilim).

Yaklaşık olarak iki yıl önce izlemiştik, Antwerp’ten Ümit gelmiş ve bize izleme şansı vermişti. Fransız bir gencin, babasından sürekli adını duyduyu bir çingene şarkıcıyı (Nora Luca) bulmak için yollara düşüp Romanya’ya gitmesini, ve Romanya’da çingenelerle beraber yaşamaya başlayıp, hayatının arayışını hikaye alan bir film bu.

Çok içten, insanı hem güldürüp hem de ağlamanın eşiğine getiren, coşku dolu bir komedi, dram ve müzik filmi. Oyuncuların bir çoğu oyuncu bile değil, hayatın içinden gerçek kişiler ve o kadar başarılılar ki, gerçekten de aralarındaymışsınız hissini çok iyi veriyor. Romain Duris o şaşkın duruşuyla ve Rona Hartner ise Romen olmasının verdiği yerelliği yansıtmasıyla övgüyü sonuna kadar hakediyor. Isidor'u canlandıran ya da kendisi olarak oynayan İzidor Serban da çingene kültürünü yansıtabilmesiyle filme olağanüstü bir katkı sağlamış.

Bu filmi Kusturica 'nın filmleriyle kıyaslanıp hangisi çingeneleri daha iyi yansıtıyor, hangisi daha iyi anlatıyor tartışmalarına girmenin pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Tony Gatlif bu işi daha naif bir şekilde ele alıp daha saf duygular üzerinden gitmiş. Kusturica belki gerçekleri daha çarpıcı ortaya koyabiliyordur ama ikisinin üslubu zaten farklı olduğu için karşılaştırmak da çok yerinde olmaz. İki yönetmen de izlenmeli ve takip edilmeli diyorum.

Müziğin peşinden gitmeyi, çingenelerin zaman zaman eğlenceli zaman zaman ağır duygu yüklü yaşamlarını, görmek istiyorsanız bu filmi kaçırmamalısınız derim. Tutti frutti tequilas kısmını en azından Youtube’dan izleyin.


Şimdi gelelim bu yazının neden Ozan için yazıldığına. Ozan doğumgünü için benden bir yazı istediğinde ne yazacağımı düşünmeye başladım. Bu filmi izlediğim dönemlerde Ozan da Amsterdam’a gelmişti, Ozan, Ümit ve aşkım Ayça ile çok güzel bir haftasonu geçirmiştik, Vondel Park’ta piknik yaparken çingene olmasa da kafaları bir dünya 2 kişi ile yanyana oturup içkilerimizi yudumlayıp onları izlemek bizim günümüze inanılmaz bir neşe katmıştı. Hala o iki kişinin yaptıkları ve bağırışları aklımda.


27 Aralık 2011 Salı

The Adventures of Tintin (2011)



Tenten’in çizgi romanlarının bir kısmını zamanında okumuş olsam da, tam olarak Tenten hastası bir kişi olarak tanımlamam kendimi. Yine de olay akışlarını, karakterlerin tavırlarını çizgi romanlarında severdim. Filmi izlemeye giderken de çizgi romanlarını okurkenki tavrıma benzer olarak, pek de bir beklentim olmadan gittim. Gitmeden önce sağdan soldan hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler duymuştum. Amsterdam’ın fareli sinemalarinden bir tanesinde üç boyutlu olarak izlemeye karar verdim. Fareli sinema derken bunu bir gönderme veya abartı olarak söylemiyorum; hakikaten Amsterdam sinemalarında fare görme olasılığınız %50, salonda fare olma olasılığı ise %99. İzlerken sık sık huylanıyorum.

Neyse fareleri bırakalım bir kenara filme geçelim. Filmin giriş kısmı beni mest etmeye yetti. Tentenle ilk karşılaşma, olayların hızlı bir şekilde başlayıp temposunun hiç düşmemesi tam aradığım tadı yakalamamı sağladı. Tempo sonuna kadar düşmüyor, arzulanan çıtır çerez tadını yakamanızı sağlıyor. Tenten’in tiplemesi tabii ki kağıt üstünde durduğu gibi değil, beklediğimden biraz daha farklı olmuş ama animasyon filmi diye de gözlerini sadece birer siyah nokta yapacak değillerdi. Kaptan derseniz, sanki biraz sinemaya göre yumuşatılmış, ama yine alkolik ve yine aksi. Dedektifler ise filmin olmazsa olmazları.

Filmin hikayesi çizgi romanının iki bölümünü kapsıyor Tekboynuz’un Esrarı ve Kızıl Korsan’ın Hazinesi. Bu iki bölümü Yapı Kredi Yayınları, Tenten’in Maceraları adlı serilerinde 1998’de yayınlamıştı, az önce kütüphanemi karıştırınca buldum. Eğer bunları bir şekilde okuduysanız, sinemaya uyarlamak için hikayenin işlenişini epey değiştirdiklerini göreceksiniz. Mesela Kaptan Hadok ile Tenten filmde daha önce hiç tanışmamışlarken,  çizgi romanında sıkı arkadaşlar. Fakat bu farklılık insanı kesinlikle rahatsız etmiyor, aksine akıcılığını koruduğu için daha iyi olmuş diye düşünebilirsiniz bile.

Üçüncü boyutunun baş döndürmemesi en sevdiğim yönlerinden biri oldu. Diğer bir çok 3D film benim için hayal kırıklığı olmasına rağmen, Tenten’i üç boyutlu izlediğime çok memnun oldum. Animasyonlar ise, özellikle nesneler ve deniz, inanılmaz başarılı. Gerçeklerinden daha güzel, ilginç olacak ama daha gerçekçi. El ve parmak hareketlerinde hala robotik bir görüntü olsa da, bunu kötü bir eleştiri olarak yazmak film için harcanan onca emeğe hakaret olur.

Ben izleyeli bayağı oldu o yüzden sinemalarda artık oynatılmıyordur ama bir DVD’sini bulup yüksek kalitede izleyin derim. Tenten hayranı olup olmamanız da alacağınz zevk açısından pek bir şey değiştirmeyecektir.