29 Aralık 2012 Cumartesi

The Angels' Share (2012)



Viskinin diyarında, viski kadar sert ama bir o kadar da insanın içini ısıtan bir film çekmiş Ken Loach. Kendisi en sevdiğim yönetmenlerin arasındadır. Yönettiği filmlerde çarpıcı olayları ve en acı duyguları yansıtabilen, bunu yaparken de abartıya kaçmayan birisidir.

Filmde çeşitli suçlardan sosyal hizmet cezasına çarptırılmış 4 kişinin saplandıkları bu hayattan yırtma çabalarına tanık oluyorsunuz. Başroldeki Robbie (Paul Brannigan), bir yandan sevgilisinden bebek bekleyen ama sevgilisinin ailesi tarafından sürekli tartaklanan, bir de bunun üstüne peşine takılmış kan davalılarından kaçmaya çalışan birisi. Sosyal hizmet cezası sayesinde başlarında bulunan şef Harry ile tanışan Robbie’nin hayatı bu aşamadan sonra değişmeye başlıyor.

Harry, Robbie’yi ve diğer üç genci alıp viski damıtma tesisindeki turistik bir tura götürüyor. Burada hem viski ile ilk gerçek tanışmalarını yaşıyorlar hem de önlerine çıkacak olan fırsatı kendi usulleri ile nasıl değerlendirebileceklerinin planlarını yapmaya başlıyorlar. Harry çok da farkında olmadan bu 4 gencin kurtarıcı meleği olmuş oluyor.

Rhino’yu canlandıran William Ruane dışındaki 4 gencin arasında daha önce sinema tecrübesi olan yok, Loach’un başarısının altında da bu yatıyor sanırım. Hem yeni insanları oynatmaktan çekinmiyor hem de rolüne uygun oyuncuyu çok iyi buluyor.

İzledikten sonra filmin konusunu yalın bir şekilde değerlendirince, Ken Loach Yeşilçam Sineması’nı mı keşfetti acaba diye düşünebilirsiniz de. Farklı dünyaların insanı olan bir çift, başı dertten kurtulmayan bir genç, genci kabul etmeyen aile. Bu seviyeye indirdiğinizde, senaryo Yeşilçam Sineması’nda hiç sırıtmaz. Ama bu yalın hikaye ustanın elinde güzelce parlamış ve 2012 yılının önemli filmlerinden biri yaratılmış.

Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülünü, San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde seyirci ödülünü ve BAFTA İskoçya en iyi oyuncu ve en iyi yazar ödülünü kapan bu filmi ıskalamamanızı tavsiye ederim.

The Angels' Share (2011) on IMDb





26 Aralık 2012 Çarşamba

Blitz (2011)



"I want a lawyer and a sandwich. Oh, and I want to update my Facebook status."

Kendisine hedef olarak polisleri seçen bir seri katil, ve bu katilin peşine düşen polis teşkilatının hikayesini anlatıyor Blitz. Polislere karşı işlenen suçlara Amerikan polisinin nasıl tepki verdiğini Hollywood bize zaten öğretmişti. Bu filmle öğrendik ki, İngiliz polisinin de aşsağı kalır yanı yok.

Filmin odağında, hayat tarzı olarak birbirlerinden uzak iki polis var: fiziksel şiddet kullanmaktan çekinmeyen, politik olmak ile uzaktan yakından ilgi-alakası olmayan Brant (Jason Statham tarafından canlandırılıyor), ve eşcinselliği yüzünden teşkilatın geri kalanı tarafından dışlanan dedektif Nash (Paddy Considine tarafından canlandırılıyor).

Jason Statham, diğer filmlerinde canlandırdığı karakteri canlandırmaya devam ediyor. Statham son dönem filmlerinde hep birbirine benzer roller oynuyor. Bir de üzerine aynı kısa saç, aynı 4 günlük kirli sakal, aynı konuşma tarzı eklenince, Jason Statham bize yeni bir şeyler sunamıyor. Benim için filmi izlemeye değer kılan tek şey Paddy Considine. Considine sade oyunculuğuyla ilginç bir karakter yaratabiliyor. Filmin sürprizi, Game of Thrones ve The Wire dizilerinden hatırladığımız Aidan Gillen. Gillen, filmin kötü karakteri Weiss'i canlandırıyor. İlk bakışta doğru bir tercih gibi görünmese de film ilerledikçe Gillen'in ilginç yorumu etkileyici hale geliyor. Ne yazık ki bu başarılı performansa rağmen film, Weiss'in motivasyonunu bize tam olarak aktarmayı beceremiyor, ve biz Weiss'in polislere karşı olan nefretinin aşırılığını mantıklı sebeplere bağlayamıyoruz.

Blitz, video klip yönetmenliği arka planlı Elliott Lester'in ikinci uzun metrajlı filmi. Bu tip yönetmenlerden beklendiği üzere kurgu, ses ve sinematografi başarılı, ama hikaye anlatımında sorunlar var. Uyuşturucu bağımlısı polis memuru Falls'un yan hikayesi hem filme bir şey katmıyor hem de filmin temposunu düşürüyor. Belki burda amaç Brant'ın kişiliğine biraz derinlik katmak ama bu yan hikaye çok dağınık, belirli bir amaca hizmet etmiyor ve en kötüsü bir suç filminden beklemeyeceğiniz ölçüde didaktik.

İlginç bir gözlemi not düşelim. Son zamanlarda karşımıza Britanya'dan ve İskandinavya'dan bol bol suç filmi çıkmakta. İskandinav filmlerinde genelde zekice hazırlanmış ve dikkatlice uygulanan suçlarla karşılaşıyoruz. Britanya filmlerinde ise kaba kuvvete dayalı, çok da zekice olmayan ve özensizce uygulanan suçlarla karşılaşmaktayız. Bu bölgelerin suç dünyası hakkında bize bir ipucu olabilir...

Toparlamak gerekirse Blitz, "Buddy Cop" ("kanka polisler") tarzının ada sosuyla servis edilmiş sıradan sayılabilecek bir örneği, elzem bir suç ya da aksiyon filmi de değil. Vaktiniz varsa Considine ve Gillen için izleyin...

Yönetmen: Elliott Lester
Oyuncular: Jason Statham, Paddy Considine, Aidan Gillen
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1297919/
Türü: Aksiyon, Macera, Suç
Blitz (2011) on IMDb


20 Aralık 2012 Perşembe

The Bourne Legacy (2012)


Başarılı Bourne üçlemesinin isimden faydalanmak isteyen yapımcılar Bourne evrenini biraz daha genişleterek kazancımızı nasıl katlarız fikriyle yola çıkıp The Bourne Legacy filmini çekmeye karar vermişler. İlk üç film Robert Rudlum’un romanının beyazperdeye yansımasıyken, Legacy ilk üç filmden ve romandan esinlenerek çekilmiş.

İkinci ve üçüncü filmin yönetmeni Paul Greengrass başka Bourne filmi yönetmeyeceğini açıkladığında Matt Damon da o yoksa ben de yokum restini çekerek yeni bir James Bond serisi (sayı bakımından) olmak üzere olan bu oluşumdan kendisini kurtarmış oldu. Matt Damon’un boşluğunu doldurmak için başrolde, günümüzün popüler aksiyon sineması simalarından Jeremy Renner oynuyor. Onun rolünü desteklemek için kadın başrolde Rachel Weisz ve yardımcı erkek oyuncu rolünde de Edward Norton bulunuyor.

Film bir anda başlıyor, Aaron Cross (Jeremy Renner) Alaska’dan dağların arasından aksiyona atlıyor, sanki bir önceki film tam da bu sahnede kalmış havası yaratılmak istenmişçesine. Pek bir açıklama olmadan, giriş olmadan, aksiyonun ortasında buluyorsunuz kendinizi. Gizli operasyonlarının ortaya çıkma riskine karşılık, bu projeleri tamamen durdurup tarihten silmeye karar veren CIA ve durumdan bir şekilde kurtulan Aaron’un, kedi fare oyununu izliyoruz. Kaçış amacı başta pek anlaşılamayan Aaron'un, yanına bir başka mağdur Dr. Marta Shearing’i (Rachel Weisz) alarak dünyanın diğer ucuna giderek CIA’ye karşı savaş açma hazırlığını izliyorsunuz aslında.

Kadro sağlam, altyapısı da romandan ve ilk üç filmden dolayı sağlam. Aksiyon için Gilroy da paha biçilmez bir kaftan. Ama soluksuz aksiyon sahneleriyle hiç düşmeyen temposuna rağmen filmde insanı sarmayan bir eksiklik var. Aaron’un peşinden gelen farklı bir gizli operasyonun ajanı da bu eksikliği doldurmaya yetmiyor. Aksiyonun yanında işlenen konu orjinal serinin yanında biraz zayıf kalmış. Oyunculuklarda her hangi bir sorun olmamasına rağmen film belki de Bourne adı altında eziliyor. İsmi değiştirilip konu biraz sabunlansaydı, daha az gişe ile daha başarılı bir aksiyon filmi ortaya çıkabilirlerdi.

Filmi vasat veya vasat üstü olarak değerlendirebiliriz. Çok kafa bulandırmadan rahat izlenebilecek bir aksiyon filmi istiyorsanız tercih edebilirsiniz ama kesinlikle eski tadı aramayın. Önümüzdeki yıllarda daha çok Bourne filmi göreceğiz gibi gözüküyor. Pek ümidim olmasa da belki bu ilk bocalamadan sonra toparlayıp daha sağlam bir konu üzerine inşa ederek seriyi devam ettirebilirler.

The Bourne Legacy (2012) on IMDb


15 Aralık 2012 Cumartesi

The Hobbit: An Unexpected Journey (2012)



"Bilbo Baggins, I'm looking for someone to share in an adventure... "

The Hobbit: An Unexpected Journey ile Peter Jackson bizi bir kez daha götürüyor Orta Dünya'ya. Yeni teknolojileri kullanmayı seven Jackson bu sefer HFR (High Frame Rate) seçeneğini sunuyor bize. Normalde 24 FPS'e (Frame Per Second) alışık seyirciler, bu filmi 48 FPS ile izleme şansına sahibiz. HFR ile görüntü daha canlı, hareketler daha akışkan, bir sinema filminden daha çok bir tiyatro oyunu izliyor hissine kapılabiliyorsunuz, o yüzden HFR herkese hitab etmiyor. (Filmin 24 FPS ve 48 FPS versiyonları mevcut, ama her sinema salonu iki versiyonu da göstermiyor olabilir)

Makyaj, sanat yönetimi, görüntü yönetimi hepsi çok başarılı. Martin Freeman'ın Bilbo'su şahane, biraz The Hitchhiker's Guide to the Galaxy de canlandırdığı Arthur Dent karakterine benziyor. Gönülsüz, ne olup bittiğinden çok haberdar değil. Richard Armitage'in Thorin'i en az Aragorn kadar etkileyici. Senaryo kitaba olabildiğince sadık. Belki üzerinde durulabilecek tek şey Peter Jackson'un seçmiş olduğu anlatım tarzı. Hobbit, Yüzüklerin Efendisi'nden daha iddiasız bir hikaye. Yüzüklerin Efendisi'nde tehlikede olan şey Orta Dünya'nın kaderiydi, ve bu büyük tehlike karşısında ister istemez seyirci yüzük kardeşliğinin yanında yerini alıyordu.

Hobbit'de durum farklı. Daha önce görmediğimiz, isimleri birbirine benzeyen 13 tane cüce, bir ejderhayı öldürüp evlerine geri dönmeye çalışıyorlar. İlk üçlemedeki Gimli'den hatırladığımız kadarıyla cüceler aksi ve inatçılar. Seyircide ister istemez bir kafa karışıklığı ve bir bağlantı kopukluğu oluyor. Bilbo gibi biz de bu maceraya katılmak için biraz ayağımızı sürüyoruz. Peter Jackson bu sorunu Bilbo'nun evindeki yemek sahnesi ile çözmeye çalışıyor. Önce bize onları tanıma imkanı verip cüceleri bize sevdiriyor, finali de cüceleri şömine basında Howard Shore şaheseri Misty Mountains söyleterek yapıyor. O an seyirci de Bilbo gibi yolculuğun bir parçası olmaya karar veriyor.

Bu arada ilginç bir bilgi verelim, filmin sonraki bölümlerinde ejderha Smaug'u ve sonradan Sauron olduğunu öğreneceğimiz Necromancer'i Benedict Cumberbatch seslendirecek.

Film bitişiyle birlikte eksi bir tat bırakıyor bünyede. Diğer filme bir yıl var, hikayenin son bulmasına ise iki. İnsan sormadan edemiyor hikayeyi 3 filme yaymak cidden gerekli miydi diye...

Hobbit, ummadık taşın baş yardığı, küçük kahramanlıkların fark yarattığı, içinizdeki çocuğun çok seveceği bir serüven. Bilbo Baggins, daha önce Shire'dan hiç dışarı çıkmamış bir miskin, 13 cücemiz (ki bu cücelerin hepsi savaşçı cüceler değil), kendilerinden çok güçlü bir ejderhayı alt etmeye çalışıyorlar. Bu serüvendeki herşey kahramanlarımızın aleyhine. İçimizdeki yetişkine çok basit gelecektir kuşkusuz, hatta filmi küçümseyip gerekliliğini bile sorgulayabilirsiniz. Bu filmden keyif almak istiyorsanız içinizdeki yetişkini evde bırakıp öyle girin sinema salonuna, garanti veriyorum çok iyi vakit geçireceksiniz...

Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Martin Freeman, Ian McKellen, Richard Armitage
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt0903624/
Türü: Aksiyon, Fantastik
The Hobbit: An Unexpected Journey (2012) on IMDb


14 Aralık 2012 Cuma

Take Shelter (2011)


"Is anyone seeing this? "


Bir başka yazar - yönetmen filmi olan Take Shelter ile karşınızdayız. Jeff Nichols'ün ikinci filmi olan Take Shelter'in başrollerinde Michael Shannon (Nichols'in 3 filminde de Shannon'ın başrol oynadığını belirtmemiz gerek) ve Jessica Chastain oynamakta. Zekice yazılmış senaryosu ve mükemmel oyunculuğu ile akıl hastalığı üzerine yapılmış muazzam bir film Take Shelter. Filmin Cannes'dan ve Independent Spirit Awards'dan ödülle döndüğünü de belirtelim.

Rüyalarında yaklaşmakta olan bir fırtınayı gören Curtis, bu rüyaları kıyamet alameti olarak yorumlar. Bu fırtınadan ailesini korumak için elinden geleni yapmaya çalışan Curtis, aynı zaman da içinde olduğu durumun kendini yavaştan göstermeye başlayan paranoid şizofreni olduğundan da şüphelenmektedir.

Film teknik olarak çok başarılı. Belki Amerikan bağımsız sinemasını diğer ülkelerden ayıran en önemli özelliklerden birisi de bu teknik işçiliğe verilen önem olabilir. Sinematografi ve kullanılan müzik rahatsız edici ve filmi daha da etkileyici hale getiriyor. Yazının başında belirtmeme rağmen tekrar etmek istiyorum, Michael Shannon çok çok iyi.

Filmde bir muğlaklık var, ya filmi olduğu gibi kabul edip kıyamet ile ilgili bir drama izliyorsunuz, ya da "yaklaşmakta olan fırtına"yı bir metafor olarak kabul edip Curtis'in kendinisi ve ailesini paranoid şizofreniye karşı korumaya calışmasını izliyorsunuz. Her halükarda Curtis'in tüm çabası ailesini (daha doğrusu küçük kızını) bu iki büyük tehlikeden korumak. Curtis ailesini dünyanın sonu ile ilişkilendirilebilecek fırtınadan korunmak için, finansal açıdan çökmeyi de göze alarak bir fırtına sığnağı yapıyor. Akıl hastalığı konusunda ise düşmanı daha iyi tanıyabilmek için sürekli araştırma yapıyor ve profesyonel yardım almaya dahi başlıyor. 

Curtis'in rüyalarının içeriği ve fırtınayı "dünyayı tamamen değiştirecek, daha önce hiç görmediğiniz gibi bir fırtına" olarak tanımlaması, benim açımdan fırtınanın metafor olma ihtimalini güçlendirse de filmin sonu, iki okuma acısından da başarılı.

Filmin ilk yarısındaki tempo düşüklüğü, bazı izleyicileri zorlayabilir ama fırtına öncesi sessizlik herhalde daha iyi anlatılamazdı. Şiddetle tavsiye ediyoruz...

Yönetmen: Jeff Nichols
Oyuncular: Michael Shannon, Jessica Chastain
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1675192/
Türü: Dram, Gerilim
Take Shelter (2011) on IMDb


2 Aralık 2012 Pazar

Festivalin Ardından - IDFA 2012


Uluslararasi Amsterdam Belgesel Filmleri Festivali 2012


12 gün boyunca Amsterdam ve Hollanda belgeselle yattı, belgeselle kalktı. Belgeseller sadece gösterimi olan sinema salonlarında değil, Nos2 devlet televizyonunda, www.idfa.nl sitesinde ve youtube’da da yayınlandı. Sinema salonlarını 200 binden fazla kişi doldurdu ve 1 milyon Avro kar elde edildi. Festivalin önemli sponsorlarından Marie-Stella-Maris, Amsterdam’ın eğlence meydanlarından biri olan Rembrandtplein’de kocaman bir prefabrik kafe–restoran kurdu. İzleyiciler filmlerin arasında, filmden önce veya sonra burada takılıp tanışma imkanı buldular. Bundan en çok faydalananlar ise büyük ihtimalle çevresini genişletmek isteyen belgeselciler oldu.

Belgesel Oscarları diyebileceğimiz ödüller sahiplerine 23 Kasım’da kavuştu. Uzun metrajlı film ödülünü Alan Berliner, Alzheimer hastalığına yakalanan hayatının son dönemlerinde olan amcasını portrelediği First Cousin Once Removed filmiyle kazandı. Zekice ve etkileyici bir şekilde yapılmış bu şiirsel film, kişisel tarih ve anıları artistik bir şekilde anlatıyor.

Orta metraj belgesellerden ise Fransız–Kamboçya yapımı Red Wedding ödüle layık görüldü. Film, Kızıl Kmerler askerlerinden birisiyle evlenmeye zorlanan 16 yaşındaki kızın dokunaklı hikayesini anlatıyor.

İlk Film ödülünü Hollandalı Eshter Hertog, İsrail Hebron’da 120 bin Filistinlinin arasındaki yerleşim bölgesinde yaşayan 800 Yahudi'nin günlük yaşantılarını konu alan Soldier on the Roof filmiyle kazandı. Hertog bu belgeseliyle ayrıca Dioraphte IDFA Hollanda Belgesel ödülünü de aldı.

İsveç–İngiliz ortak yapımı Searching for Sugar Man filmi ise hem seyirci ödülünü hem de en iyi müzik belgeseli ödülünü kazandı. Malik Bendjelloul’un ustalıkla yönettiği bu film, iki Güney Afrikalı müzik düşkününün efsanevi (sadece Afrika’da bilinen) Amerikan protest müzisyeninin peşine düşmesini konu alıyor. Müziğin hem kitleleri birbirine kenetleyen romantizmini hem de kültürel yozlaşma için kullanılabilecek bir araç olduğunu anlatıyor.

Öğrenci yarışması dalında ödülü bu sene Chico Pereira’nın Pablo’s Winter adlı filmi aldı. Yaşlı Pablo’nun portresini hem güldürerek hem de geçmişi hatırlamamızı sağlayarak beyaz perdeye yansıtan bu filmle Pereira geleceğin önemli belgesel yönetmenlerinden olacağını kanıtlamış oldu.

Dijital anlatımda ödülü Miquel Dewever-Plana ve Isabelle Fougère’nin Fransız yapımı  Alma, a Tale of Violence  kazandı. Son ödül olan DOC U’yu ise Marcel Barrena Little World filmiyle kazandı.

Bu sene izlediğim filmler arasında beni etkileyenler Kanadalı yönetmen Nisha Pahuja’nın The World Before Her ve Hollandalı Suzanne Raes’in The Successor of Kakiemon filmleri oldu.

The World Before Her filmi Hindistan’da birbirine tam zıt iki çevreyi ele alıyor. Birisi güzellik yarışmasına katılan genç kızlar ve onların aileleri. Diğeri ise köktendinci Hindu eğitim kampına katılan küçük kızlar ve onların aileleri. Bu iki ucu ve birbirine bakışlarını çok güzel bir şekilde anlatmış yönetmen. Özellikle köktendinci hareketin içine büyük uğraşlarla (2 yılda) girmesi tebrik edilebilecek bir kendini adama.

The Successor of Kakiemon ise 14 nesildir devam eden Japon milli miraslarından Kakiemon porselenlerinin halefinin hikayesini anlatıyor. Genç adamın işi devralma süreci ve porselenlerin üretim aşamaları ustaca aktarılmış. Beni en çok etkileyen kısmı porselenlerin yapım aşamasındaki özen, baba oğul ilişkisindeki kültürel farklılıklar ve porselenlerin o eşsiz güzelliği.

Festival’de izlediğim filmlerin hepsinin sonunda yönetmenin katılımıyla soru cevap oturumu yapıldı. Bu, filmleri daha iyi sindirmek ve ekrana yansımayan gerçekleri görmek açısından çok önemli ve güzeldi. Organizasyonun en beğendiğim kısımlarından biri bu oldu.

Festivaldeki filmlerin büyük çoğunluğu sinemalarda gösterime girmeyecek. Bazılarını televizyon kanalları satın alacak ve gösterecek, diğerleri ise maalesef büyük emek harcanmış ama kitlelere ulaşamamış şekilde kalacak. Bütün filmlerin listesine bu adresten ulaşabilirsiniz. İlginizi çekenleri youtube’dan veya yapımcının kendi sitesinden belki bulabilirsiniz.


30 Kasım 2012 Cuma

Silver Linings Playbook (2012)


"I opened up to you, and you judged me."

Hollywood'un 2010'da çıkardığı en iyi filmlerden biri olan The Fighter'in yönetmeni David O. Russell'in yönettiği, şimdiden Oscarlar için adı sıkça geçen Silver Linings Playbook, Matthew Quick'in "The Silver Linings Playbook" adli romanından yine David O. Russell tarafından uyarlanmış.

Bradley Cooper, karısı ile arasında geçen "olay" sonrasında akıl hastanesinde belli bir süre gericip, hayatını bir araya toparlayabilmek için ailesinin evine yerleşen bi-polar Patrick'i, Jennifer Lawrence ise hala eski eşinin ölümünün etkisini üzerinden atamamış depresif ve bir o kadar da dengesiz Tiffany'yi canlandırıyor. Bir tarafta bi-polarlığın ruhsal çalkantıları, diğer tarafta bahis problemi olan babası (Robert De Niro) ile arayı düzeltme çabası, ve son olarak da ayrıldığı eşine saplantı derecesindeki dönme isteği gibi problemlerle uğraşmak zorunda kalan Patrick'in hayattaki çıkış arayışını izliyoruz filmde.

Silver Linings Playbook hayat ve ilişkiler üzerine bir film. Filmi ilginç kılan ise karakterlerin bakış açılarının "normal" insanlardan çok farklı oluşu. Patrick'in her hareketinde bi-polar olmasından kaynaklanan bir aşırılık ve filtrelenmemişlik var. Patrick'in sınırı bir yanardağ kadar hiddetli, geleceğe bakışı ise saflık derecesinde romantik. Patrick duygu skalasının bir ucundan diğer ucuna geçerken, bu skalanın sadece küçük bir bölümüne sıkışıp kalan biz "normal" izleyiciler Patrick'in bu halini önce eğlenceli buluyoruz. Daha sonra Patrick'in en yakın arkadaşı Ronnie ile tanışıyoruz, karısının her istediğini yapmak zorunda kalan, işteki stresten dolayı sınır krizi geçirmenin eşiğindeki Ronnie ise Patrick'in aksine bu duyguları olabildiğince bastırıyor. Bu andan itibaren Patrick'e daha da bağlanıyoruz. Belki de Ronnine bizi temsil ediyor, kim bilir?

Filmde oyunculuk cidden çok iyi. Bradley Cooper ve Jennifer Lawrance arasındaki kimya (filme gitmeden önce karamsardım bu konuda) çok iyi, ve ikisi de sorunlarını çok doğal bir şekilde ekrana yansıtıyorlar . Robert De Niro her zamanki gibi (Karakteri bana biraz Everybody's Fine'daki baba karakterini anımsattı).  David O. Russell'in yönetimi ve senaryosu başarılı - film festivallerde ödülleri toplamaya başladı bile.

Kesinlikle izlemeniz gereken bir film...


Yönetmen: David O. Russell
Oyuncular: Bradley Cooper, Jennifer Lawrence, Robert De Niro
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1045658/
Türü: Dram, Komedi
Silver Linings Playbook (2012) on IMDb


26 Kasım 2012 Pazartesi

Breathless (1960) - À Bout de Souffle


"He said, 'You are really a bitch.'"

Bir film eleştirisinden ziyade Fransız Yeni Dalga (Nouvelle Vague) akımını, ve o akımı başlatan filmlerden biri olan À Bout de Souffle (Breathless) adlı filmi inceleyeceğiz bu sefer.

Michel (çok genç bir Jean-Paul Belmondo), kendisine idol olarak Humphrey Bogart'ı seçmiş bir dolandırıcı\hırsız, Patricia (güzeller güzeli Jean Seberg) ise Amerikalı genç bir gazeteciyi canlandırıyor. İşlediği cinayetten dolayı aranan Michel, Paris'te yaşamakta olan Patricia'ya sığınıyor, amacı kafası karışık, ne istediğinden çok da emin olmayan Patricia'yı da yanına alıp İtalya'ya kaçmak.

Konu olarak çok etkileyici görünmese de film kadın - erkek ilişkisi açısından önemli gözlemler yapıyor.  Michel büyümemekte ısrar eden tipik bir erkek - hayalperest, geleceğe dair plan yapma konusunda başarılı değil, ve de hafif kaypak. Patricia ise uzun vadeli hedeflerinin arkasından koşan, bunu yaparken de eğlencesine bakan bir kadın. Patricia'nın kaçtığı, Michel'in kovaladığı ilişkilerinde ilk başta Michel'in "tehlikeli" hayatını  çekici bulan Patricia, işler biraz ciddiye binince gerçek hayata geri dönüyor.

İhtiyaç, icadın anasıdır. Fransız yeni dalgasının öne çıkan özelliklerini çok iyi bir şekilde özetliyor bu cümle. İlk uzun metrajlı filmini çeken Godard'ın prodüksyona çok kaynak ayıramaması, filmin biraz ucuz görünmesine sebep oluyor - ki bu, genç sinemacılar tarafından desteklenen bu akımın ortak bir özelliği.

Godard'ın bu film ile popüler hale getirdiği "jump cut"ın ortaya çıkışı da yine zorunluluktan. Post prodüksyon sırasında filmin çok uzun olduğuna kanaat getiren Godard, bazı sahneleri toptan çıkarmak yerine sağdan soldan gereksiz kareleri çıkarmaya karar veriyor. Mesela Michel, Patricia ile sokakta yürürken kamera birden ufak miktarda yer değiştirir ya da görüntü bir saniye sonrasına atlar, ama ses kesilmeden devam eder. Sahnede işitsel bir devamlılık varken görsel devamlılığın bu şekilde sekteye uğraması, sinemanın önemli kurallarından biri olan devamlılığı hiçe sayıp başarılı (ve bir o kadar da alışılmamış) görsel bir ekti yaratıyor. Bu teknik daha sonra gelen yeni dalga filmlerinde bolca kullanıldı.

Yeni dalga filmlerinin bir başka özelliği de kullanılan kamera açılarının ve imgelerin önemi. Uzun sürenli yakın plan çekimler ve uzun süren karakteri takip eden planlar bir nevi hipnotize edici bir etki yaratıyor ve sonuçta  bir reality-show \ belgesel havası yaratılıyor filmde. Godard amacı, klasik sinema kurallarını yıkarak seyircinin film izlediğini asla unutmamasını sağlamak.

Yine gereksinimden ortaya çıkan sallanan kamera tekniğine de değinmek lazım. Godard, sınırlı prodüksyon bütçesinden dolayı dolly (kızakla kayan kamera) kullanamıyor ve kameramanı bir tekerlekli sandalyede itiyor ya da elle tutulan kamera kullanmayı tercih ediyor. Sonuç cidden çok başarılı.

Günümüzde hala Fransız yeni dalgasından etkilenen filmlere sıkça rastlamak mümkün, şuradaki listeye göz atmanız yeterli bu akımın sinemayı nasıl derinden etkilediğini anlamak için...

Yönetmen: Jean-Luc Godard
Oyuncular: Jean-Paul Belmondo, Jean Seberg
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt0053472/
Türü: Suç, Dram
Breathless (1960) on IMDb

22 Kasım 2012 Perşembe

Skyfall (2012)


"Every now and then a trigger has to be pulled."

Skyfall ile James Bond 23. kez arz-ı endam ediyor beyaz perdede. Yapım şirketi MGM'in yaşadığı finansal sıkıntılardan dolayı bir ara askıya alınan film, geç de olsa seyirci ile buluşuyor - ama nasıl bir buluşma. Skyfall, açılış haftasında şu ana kadar ki en çok seyirciyi toplayan bond filmi...

Yönetmenlik koltuğunda American Beauty ve Road to Perdition'dan hatırladığımız Sam Mendes var. Sam Mendes, karakterlerin kişisel yolculuklarına odaklanmayı seven bir yönetmen (American Beauty, Jarhead...) ve filmlerinde karakter gelişimine bol bol yer yeriyor. Skyfall bu konuda bir istisna değil. Bond'un geçmişi ve kişiliği ile ilgili en çok şeyi öğrendiğimiz filmlerden birisi Skyfall. Sinematografiye de değinmek istiyorum keza cidden çok etkileyici - alkışlar Roger Deakins'e. Kendisinin daha önce çalıştığı filmleri düşünürsek çoktan bir ya da birkaç Oscar heykelciği almalıydı diye düşünüyoruz.

Filmin teması geçmiş ile yüzleşme üzerine kurulu. Eski MI6 ajanı Raoul Silva (Javier Bardem tarafından canlandırılıyor) kendini ölüme terkeden M (Judie Dench - kendisinin son Bond filmi olacak bu) ile yüzleşirken James Bond da kendi çocukluğu ile yüzleşmek zorunda kalıyor (Gerçi James'in geçmişi ile ilgili olan sorunun seyirciye çok da iyi yansıtılamadığını düşünüyorum)

Skyfall, iki ajanın kişisel meseleleri üzerine kurulu bir film - ki bu da filmi ortalama bir ajan filminden çok daha ilginç hale getiriyor. Bu tür aksiyon filmleri için kuralımız, filmin kötü karakteri ne kadar iyi ise film de o kadar iyi olur. Silva, çok iyi bir "kötü". M ile olan kişisel garezi hem karaktere hem de hikayeye derinlik katıyor (zaten motivasyonu sadece para\güç olan bir kötü adam ne kadar ilginç olabilir ki) hem de Javier Bardem'e oyunculuk için daha geniş bir alan bırakıyor

Oyunculuk - özellikle Javier Bardem - şahane. Ben Whishaw'un (The Hollow Crown adlı BBC dizisinde  Richard II'yı canlandırdığı bölüm kesinlikle izlenmeli) oynadığı Q karakteri eğlenceli, Daniel Craig ise her zamanki gibi kılasını konuşturuyor.

Film ikinci yarıda biraz yavaşlasa da genel olarak belirli bir temponun altına inmiyor - ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki 143 dakika olan film 120 dakika olsaymış yine aynı tadı yakalayabilirmiş. Skyfall şu ana kadar çekilmiş en iyi bond filmi mi? Hayır ama kesinlikle en iyilerden birisi...


Yönetmen: Sam Mendes
Oyuncular: Daniel Craig, Javier Bardem, Naomie Harris
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1074638/
Türü: Aksiyon, Macera
Skyfall (2012) on IMDb

19 Kasım 2012 Pazartesi

Argo (2012)


"If we wanted applause, we would have joined the circus"

Ben Affleck hala büyük bir soru işareti bir çoğumuz için. Ortlama altı performans sergilediği pek çok filmi mevcut, ve Gigli gibi bir başyapıt!!!ta oynamasının ceremesini halen bıkmadan ve usanmadan çekmekte. Oyunculuk yolunda tartışmalı pek çok tercihe imza atan Affleck, yönetmenlik yolunda ise şu ana kadar hatasız ilerlemekte. Oyuncu Affleck'i bir kenara bırakmayı başarıp Argo'ya objektif bir gözle baktığımda söyleyebilirim ki Argo, bu yıl izlediğim en iyi filmlerden birisi...

Yıl 1979, Tahran'daki Amerikan Konsolosluğu İranlı devrimciler tarafından işgal edilmiş. Amerikan vatandaşları devrimcilerin bir numaralı hedefi ve konsolosluk baskınından kaçmayı başarmış 6 konsolosluk görevlisi Kanada konsolosunun evine sığınmayı başarmış... Arka plana İran İslam Devrimi'ni alan film, bu 6 görevlinin İran'dan kaçırılışını çok da taraflı olmadan anlatmaya çalışıyor.

Tony Mendez (Ben Affleck tarafından canlandırılıyor) bu tip kurtarma görevlerinde uzmanlaşmış bir CIA ajanıdır. Olayların gidişatı ve Tahran'daki fiziksel faktörlerden dolayı operasyon için "iyi" bir fikri olmayan Mendez'in tek planı, uzun süredir Kanada konsolosluğunda rehin kalmış bu grubu Tahran'a bilimkurgu filmi çekmek için gelmiş Kanadalı bir set ekibi olarak sınırdan geçirmektir.

Film, gerilim ve komedi (tam olarak bir komedi filmi olmasa da) arasında çok güzel bir denge kuruyor. Ülkede mahsur kalan konsolosluk görevlilerinin hikayesi gerilimi devamlı olarak yükseltirken, Tony'nin çekilecek olan bilim kurgu filmini meşru hale getirme çabası filme eğlenceli (ve gerilimi dengeleyen) bir hava katmakta. John Goodman ve Alan Arkin'in kimyaları çok iyi. Oyunculardan kişisel favorim ise oynadığı her filme renk katan Bryan Cranston.

Filmdeki ufak tefek detaylara gösterilen ilgi (mesela filmin 1980'lerdeki Warner Bros. logosu ile açılması)  başarılı kostüm ve set tasarımı ile birleşince dönemin hissiyatını kusursuz şekilde ekrana yansıtabilen bir film ortaya çıkıyor. Makyaja ise ekstra parantez açmak gerek, keza filmin sonunda bu 6 görevlinin gerçek fotoğraflarını ve filmdeki hallerini yanyana gördüğünüzde makyaj ekibinin ne kadar başarılı bir iş çıkardığını yine anlıyorsunuz.

Argo, yapımında çok özen gösterilmiş, yönetimiyle, oyunculuğuyla, kurgusuyla dört dörtlük bir film. Herkese tavsiye ediyoruz...


Yönetmen: Ben Affleck
Türü: Dram, Gerilim
Argo (2012) on IMDb




17 Kasım 2012 Cumartesi

Cloud Atlas (2012)

Bulut Atlasi

Amsterdam Film Week’te gösterime gireceğini duyduğum zaman hemen biletlerini kaptım. Hollanda her ne kadar gelişmiş bir ülke olsa da dağıtımcısının antlaşmaları gereği bazı filmler geç gösterime girebiliyor. Bu yüzden de hazır böyle bir festival varken, vizyona girmeden 3 hafta önce izleme şansım oldu.

Wachowski kardeşlerin (artık biraderler olarak anılmıyorlarmış) uzun bir aradan sonra beklenilen filmi gelmişti. David Mitchell’in iddialı, sinemaya uyarlanamaz denilen romanını Wachowskiler büyük bir titizlikle ele alıp beyaz perdeye aktarmışlar.

150 dakika üzeri büyük bir yapım izlemeyeli bayağı olmuştu. Bu durum Hollanda’da festival olsun olmasın film boyunca ara olmadığı için de hafiften bir tereddüt yaratıyordu bende. 173 dakika bu film acaba çekilebilecek miydi, anlaşılabilecek miydi. Özellikle 6 hikayenin birbirine geçmiş olması, imkansız bir romandan sinemaya uyarlanmış olması tedirginliğimi iyice arttırıyordu.

Bütün bu gereksiz tedirginliklerden sonra, film başlar başlamaz kendinizi hikayelerin içinde buluyorsunuz. İlk 20 – 30 dakikada gerçekten de “Lan n’oldu be” diyecekken, konu netleşmeye başlıyor. Biraz odaklanıldığında çok karmaşık da gelmiyor insana açıkçası. Bir kere, temposu çok yerinde, oyunculuk mükkemmel. Kostümler ve makyaj için de gerçekten çok çalışılmış. Filmi dimdik ayakta tutan bir diğer şey de filmin içinde farklı türleri barındırması. Bilim kurgu, aksiyon, kara ütopya, komedi, gerilim ve tarihi drama türlerinin farklı hikayelerde can bulması izleyiciyi koltuğuna çiviliyor. 6 film birden izliyor gibi olmak ve bunların birbirine o kadar güzel bağlı olup o kadar da güzel ayrık olması iyi bir denge ile sağlanmış.

Oyuncu performanslarına tekrar dönmek istiyorum. Makyajın mükkemmelliğinden midir bilmiyorum ama tek tek bütün oyuncuların performanslarını beğendim. Özellikle farklı rollerde göreceğiniz oyuncuları farkettikçe şaşkınlığınız da artacaktır. Film bittikten sonraki kapanış jeneriğini de izlemenizi veya daha sonra internetten film karakterlerini biraz okumanızı tavsiye ederim.

Skyfall ile yakın zamanlarda gösterime girmesi gişe hasılatlarını etkilemiş gibi gözüküyor. Şu anda epey gerisinde. 3. Haftasında toplam 22.8 milyon dolar ciro yapmış durumda. Bu, önümüzdeki haftalarda diğer ülkelerde de gösterime girdikçe artacaktır, ama bu rakamlar, yapımcıları biraz hayal kırıklığına uğratmıştır.

Zekice kurgulanmış büyük bir film izlemek istiyorsanız; süresini, hasılatını ve karmaşıklığın içinden çıkabilecek miyim sorularını bir kenara bırakıp filmin keyfini çıkartın derim.

Yönetmen: Tom Twyker, Andy Wachowski, Lana Wachowski
Oyuncular: Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1371111/
Türü: Dram, Gizem, Bilim Kurgu
Cloud Atlas (2012) on IMDb



7 Kasım 2012 Çarşamba

Headhunters (2011) - Hodejegerne



"How much is your reputation worth?"

Headhunters, 2011 yılının ses getiren Norveç filmlerinden biri. Morten Tyldum tarafından yönetilen film, uluslararası üne sahip Norveçli yazar Jo Nesbo'nun aynı adlı romanından uyarlanmış.

Aksel Hennie tarafından canlandırılan Roger, erkeklerin ortalama boyunun 1.82 m olduğu Norveç'te 1.65'lik boyunun verdiği eksiklik hissi ile istediği herşeyi elde ederek savaşmaya çalışan başarılı ve acımasız bir işe alım danışmanıdır. Çok güzel bir evi ve güzel bir karısı olan Roger, bu hayatı sürdürebilmek için gerekli olan parayı normal işinden kazanamamakta, ve ailesine olan sorumluluğunu yerine getirmeyi görev bilen her erkek gibi ek bir iş yapmaktadır: sanat hırsızlığı.

Roger'in, Oslo'ya anneannesinden kalan evi dekore etmek için gelen Clas Greve'in (Game of Thrones'dan tanıdığımız Nikolaj Coster-Waldau tarafından canlandırılıyor) elinde çok değerli bir Rubens tablosu olduğunu öğrenmesi ile olaylar gelişmeye başlar. Aynı zamanda eski bir asker olan Clas, GPS ile izleme üzerine uzmanlaşan Hote adlı şirketin eski CEO'sudur. Roger'in elinde yeni bir iş aramakta olan Clas'ın çok istediği bir pozisyon, Clas'in elinde ise Roger'in çok istediği Rubens tablosu mevcuttur...

Headhunters'ı neo-noir bir gerilim filmi olarak nitelendirebiliriz. Hikayeye çok iyi bir şekilde yedirilen sürprizler seyircinin ilgisini her daim ayakta tutuyor, ilginç karakterler (özellikle Roger'in partneri Ove) tansiyonu arada sırada düşürüp filmi eğlenceli kılıyor, oyunculuk ve yönetim başarılı, sinematografi ise cidden çok etkileyici. Roger'in iş hayatındaki acımasızlığı, sanatını icra ederken izlediği metodik yol, komplekslerini diğer insanlardan gizlemek için dışarıya karşı ördüğü duvar bana az da olsa American Psycho'dan Patrick Bateman karakterini hatırlattı.

Headhunters, The Girl with the Dragon Tattoo ve The Killing'in ticari başarılarını düşünürsek pek çok İskandinav gerilim yapımının ufukta bizi beklediğini söyleyebilirim...


Yönetmen: Morten Tyldum
Oyuncular: Aksel Hennie, Nikolaj Coster-Waldau
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1614989/
Türü: Suç, Gerilim
Headhunters (2011) on IMDb


6 Kasım 2012 Salı

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi (2011)

Celal Tan ve Ailesinin Asiri Acikli Hikayesi


Bugüne kadar Onur Ünlü’nün elinden çıkmış işlerden sadece Leyla ile Mecnun dizisini izleme fırsatım olmuştu. Leyla ile Mecnun’da yakaladığı çizgi ve bizim dönemimiz gençliğine yaptığı güzel göndermeler, beni başka bir eserini izlemem için ikna etmişti. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ni de hem isminin cezbediciliği hem de Onur Ünlü’nün bende yarattığı iyi önyargı sebebiyle izlemek istedim.

Selçuk Yöntem’in canlandırdığı Celal Tan, yaşını başını almış, saygın bir Anayasa Profesör’ü. Celal Tan’ın ailesini; eski eşinden olan 2 çocuğu Julide ve Kamuran, annesi Kamuran Hanım, torunu Ege, filmdeki kurbanımız kendisinden epeyce genç eşi Özge ve eşinin abisi görme özürlü Ergün oluşturuyor. Celal Tan'ın, eşinin kendisi için organize ettiği sürpriz bir doğum günü partisinde, daha sürpriz ortaya çıkmadan, eşinin kendisini aldattığını düşündüğü için farketmeden ailesinin önünde işlediği cinayet ile başlıyor film. Özge’nin abisi dışındaki aile fertleri istemeseler de bu olaya şahitlik etmiş oluyorlar. Kurgu da zaten bu gerçeği saklama, vicdan muhakemesi ve kendisini suçlama – suçu başkasına yansıtma üzerinde dönüyor.

Her ne kadar Onur Ünlü sistemsel bir eleştiri amacı gütmedim dese de, suçsuzun suçlu, suçlunun da suçsuz muamelesi görebileceğini, Türkiye’de insanların çıkarları için fikirlerini hemen değiştirebileceğini, köşe dönmecilik ve kolaycılığın nasıl revaçta olduğunu da biraz gözümüze sokmuş.

Oyunculuğu genel olarak beğendim. Altın Koza jürisi benim gibi düşünmüyor olsa da bazı sahnelerde o pek sevmediğim tiyatro kokusunu aldığımı itiraf etmeliyim. Hala bunu tam olarak aşabilmiş değiliz maalesef. Yıllar ilerledikçe daha çok sinema oyuncusu yetiştirebilirsek sanırım daha iyi performanslar da göreceğiz.

Kara komedi ile absürd komedi arasında giden bu filmi, 2011 yılının izlenilmesi gereken Türk Filmleri arasında sayabilirim. Ayrıca filmin 18. Altın Koza Film Festivali’nde; “En iyi film”, “En iyi senaryo” ve “Jüri oyunculuk özel toplu performans” ödüllerini alarak başarısını taçlandırdığını da belirtmek isterim.

Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Ezgi Mola, Bülent Yarar
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt2124186/
Türü: Komedi, Suç, Aile

Celal Tan ve ailesinin asiri acikli hikayesi (2011) on IMDb



1 Kasım 2012 Perşembe

Buried (2010)

Buried


" It's over, isn't it?"

Yazar-yönetmenlerden devam ediyoruz. Bu sefer incelediğimiz film Buried, ilk filmi The Contestant ile olumlu tepkiler alan yönetmen Redrigo Cortes'in ikinci uzun metrajlı filmi (Gerçi Cortes, Buried'in senaryosuna katkıda bulunmamış ama kendisinin yazdığı pek çok kısa ve uzun metrajlı film var)

Film, kendini bir tabutun içinde kapalı bulan Amerikan ordusuna kontratlı çalışan kamyon şoförü Paul'ün kurtulma çabasını anlatıyor. Kurtulmak için elinde sadece bir cep telefonu ve çakmak olan Paul'ü Ryan Reynolds canlandırıyor.

Filmde dış mekan yok, kamera sadece tabutun içindeki Paul'e odaklanmış, telefon görüşmelerini duysanız da gördüğünüz tek oyuncu Ryan Reynolds - kısacası hem seyirci için, hem yapımcı için çok büyük risk. Cortes bu riskli durumun üzerinden yaratıcı kamera acıları, başarılı görüntü yönetmenliği ve iyi bir oyunculukla geliyor ve son karesine kadar tempo ve gerilimin düşmediği bir film ortaya çıkıyor. Hikayenin anlatım tarzı gereği ana karakteri en başta tanımamız çok mümkün değil. Filmin başında Paul bizim için bir yabancı, ona ne olup bittiği çok da önemli değil. Vakit ilerledikçe Paul'ü, yaptığı telefon görüşmeleri sayesinde tanımaya başlıyoruz - gerilim de işte bu noktada kendini iyiden iyiye hissettiriyor.

Buried iyi bir film ve Hitchcockvarı bir havası olmasına rağmen tek mekanda çekilmiş olması (tabutu mekandan sayarsanız tabi) sebebiyle herkese gönül rahatlığıyla önerebileceğimiz bir film değil. Ama gerilim sineması seviyorsanız ve farklı hikaye anlatım tarzlarına açıksanız kesinlikle kaçırmayın.


Yönetmen: Rodrigo Cortés
Oyuncular: Ryan Reynolds
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1462758/
Türü: Dram, Gerilim
Buried (2010) on IMDb


29 Ekim 2012 Pazartesi

IDFA 2012 - International Documentary Film Festival Amsterdam




IDFA, Uluslararası Amsterdam Belgesel Filmleri Festivali 2012 yılında 25. yasına giriyor. Çeyrek asırdır varlığını sürdüren bu festival dünyanın sayılı belgesel festivallerinden. Her sene birbirinden ilginç belgesellerin gösterildiği, başka yerde göremeyeceğiniz, belki de sinemada vizyona veya televizyonda gösterime hiç giremeyecek eserleri izleme fırsatı bulabileceğiniz bir on iki gün.

Bu sene 14 – 25 Kasım arasında Amsterdam’ın beş farklı mekanında 317 tane eser beyaz perdeye yansıyacak. Bu mekanlardan ikisi bilindik Pathé sinemaları, birisi film müzesi, birisi Flemenk kültürevi ve diğeri de Amsterdam Halk Kütüphanesi salonu. Bu 317 eser 10 dalda yarışıp ödül peşinde koşacaklar.

Uzun, orta ve kısa metraj dallarında yarışacak olan belgeseller, bu üç ana dalın dışında; debut (ilk fim üretimi), müzik, Hollanda belgeselleri, seyircinin seçimi dallarında da birbirinin önüne geçip birincilik ödülü için boy gösterecekler. Burada önemli olan üretilen belgesellerin teşviki ve olabildiğince çok kişiye ulaşabilmesini sağlamak. Ekmeğini belgesellerden kazananlar için de IDFA diğer festivallere açılan önemli bir kapı. Eğer yönetmen IDFA’da ses getirebilirse diğer festivallerde de başarı yakalayacağının sinyalleri alabilir.

Yarışmaların yanında festival farklı programlara bölünmüş. En geniş kapsamlı olan bölüm Reflecting Images. Bu bölüm de kendi içerisinde üç alt bölüme ayrılıyor; ustaların elinden, diğer festivallerde ilgi çekenler ve panaroma. Bu ana bölüme ek olarak Paradocs başlığı altında belgesel çekimini, teknolojisini, yaklaşımını ve kurgusunu ele alan belgeseller de  gösteriliyor. Ayrıca festivalin 25. Yılı nedeniyle Hollanda’nın son 25 yılında önemli sayılabilecek belgesellerden seçkiler yapılmış. Bunun dışında Victor Kossakovsky’nin kişisel Top 10 belgesel listesi de gösterimde olacak.

Festival’in tam kataloğu 5 Kasım’da yayınlanacak. O zaman seçimlerimi yapıp programımı çıkartacağım. Şimdilik ön plana çıkan belgeseller arasında Tribeca Film Festivali’nde de ödül kazanmış Nisha Pahuja’dan The World Before Her, Toronto Film Festivali’nde de gösterilen Mona Eldaief’in Solar Mama ve Havana Marking’den pırlanta soyguncularının kendi ağızlarından hikayelerinin anlatıldığı Smash & Grab - The Story of the Pink Panthers filmleri yer alıyor.

Filmlerin hepsini incelemek ve hangilerinin sıkışık programlarımıza tam uyacağını bulmak biraz zor olabilir. Biletlerin satışa sunulacağı 8 Kasım’a kadar festival programını biraz ince eleyip sık dokumak gerekebilir. Festival ile ilgili detaylı bilgiye www.idfa.nl adresinden ulaşabilirsiniz.


25 Ekim 2012 Perşembe

Moon (2009)


"Gerty, is there someone else in the room?"

Moon, Duncan Jones'un - ki kendisi David Bowie'nin oğlu olur - ilk uzun metrajlı filmi. Jones, herkese nasip olmayacak şekilde ilk filminde Sam Rockwell ve Kevin Spacey ile çalışma imkanı bulmuş. Bu şansı çok iyi değerlendiriyor ve ortaya nevi şahsına münhasır bir bilim kurgu filmi çıkıyor.

Moon, 2001: A Space Odyssey gibi çığır açacak bir film değil, zaten öyle bir çabası da yok. İyi bir fikirden yola çıkılarak iyi çekilmiş bir film sadece. Jones, bu filmden sonra çektiği Source Code ile daha büyük bütçe ve vizyon ile de başarılı olabileceğini ispatladı zaten.

Sam Rockwell, Lunar Industries adlı şirketin ayda yürüttüğü enerji projesini denetleyen Sam Bell adındaki astronotu canlandırıyor, Kevin Spacey ise Sam'a her türlü desteği veren robot GERTY'yi seslendiriyor. Tek başına geçirdiği zamanın Sam'ın üzerindeki hem fiziksel hem de zihinsel etkisini açıkça görebiliyoruz. Yüzeyde geçirdiği bir kaza sonucu bilincini kaybeden Sam, kendini revirde buluyor ve gerçek mi yoksa Sam'ın bozulan psikolojisinin bir eseri mi olduğundan çok da emin olamadığımız olaylar serisi başlıyor.

Kısaca özetlemek gerekirse film, Sam Rockwell'in tek kişilik şovu. Konu basit olmasına rağmen zekice yazılmış senaryosu ile sürükleyici bir film. Tek eksiği, aksiyonun olmaması, bu da bazı izleyicilerin filmden sıkılmasına sebep olacaktır.

Son olarak, Duncan Jones'un filmin hikayesini de yazdığını ve filmin 2010 yılı BAFTA'larında "En İyi Britanya Filmi" dalında aday olduğunu hatırlatalım...


Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Sam Rockwell, Kevin Spacey
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1182345/
Türü: Bilim Kurgu
Moon (2009) on IMDb








21 Ekim 2012 Pazar

Looper (2012)



"You're going to kill this guy, your own self? "

Daha önce The Brothers Bloom ile karşımıza çıkan Rian Johnson'ın yazıp yönettiği Looper, zaman yolculuğu üzerine zekice yazılmış bir bilim kurgu. Yıl 2074. Zaman yolculuğu bulunmuş, ve hemen illegal hale getirilmiş - sadece mafya tarafından kullanılıyor. Mafya birinden kurtulmaya karar verdiğinde, onu 30 yıl geriye gönderiyor. Geçmişte bekleyen kiralık katiller de gönderilen insanı öldürüp vücudu yakarak yok ediyorlar. Kahramanımız Joe bu kiralık katillerden birisi, ve yokedilmesi için gelecekteki Joe'nun gönderilmesi ile gelişen olayları anlatıyor film.

Mafya, işleri organize etmesi için gelecekten bir baltaya sap olamamış Abe'i (Jeff Daniels tarafından canlandırılıyor) gönderiyor. Abe kiralık katilleri işe alıyor ve işlerin pürüzsüz bir şekilde devamını garanti etmeye çalışıyor. Kiralık katillerin kontratlarında ilginç bir madde var: Kontratlarının sonunda gelecekten gönderilen yaşlı hallerini öldürmek zorundalar - filmin adı da burdan geliyor zaten, kişi kendisini öldürerek döngüyü kapatmış oluyor. Sonrasındaki 30 yılı da zevk ve sefa içinde yaşıyorlar bu "looper"lar.

Film için "takip etmesi zor" ya da "hikayede önemli mantık hataları var" şeklinde yapılan eleştiriler var. Zaman yolculuğunun nasıl çalıştığını ve geçmişin geleceğini nasıl etkilediğini anladığınızda bu eleştirilere katılmak için bir sebep kalmıyor ortada.

Filmin yazarı ve yönetmeni Rian Johnson'a bir parantez açmak lazım. Çoğu TV izleyicisi için Amerika'dan çıkan en iyi dizi olarak görülen Breaking Bad'ın en etkileyici ve akılda kalıcı bölümlerinden Fly adlı bölümü de yönetti kendisi. Looper'daki yazarlık ve yönetmenlik performansı cidden göz kamaştırıcı, kendisi bir sonraki Christopher Nolan olma yolunda emin adımlarla ilerliyor...

Genç Joe'yu canlandıran Joseph Gordon-Levitt - onca plastik makyaja rağmen - her zamanki gibi çok iyi. Yaşlı Joe'yu canlandıran Bruce Willis bildiğimiz "görmüş geçirmiş" adam rolünde kendinden bekleneni veriyor. Sanırsam Bruce Willis çok uzun zamandır aynı rolü oynuyor ama bilemediğimiz bir sebepten dolayı kendisini sevmeye devam ediyoruz. Cid rolünde oynayan çocuk aktör Pierce Gagnon da filmin başarısında pay sahibi.

Kesinlikle görülmesi gereken bir film...

Yönetmen: Rian Johnson
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Bruce Willis, Emily Blunt
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1276104/
Türü: Aksion, Bilim Kurgu
Looper (2012) on IMDb