29 Ekim 2012 Pazartesi

IDFA 2012 - International Documentary Film Festival Amsterdam




IDFA, Uluslararası Amsterdam Belgesel Filmleri Festivali 2012 yılında 25. yasına giriyor. Çeyrek asırdır varlığını sürdüren bu festival dünyanın sayılı belgesel festivallerinden. Her sene birbirinden ilginç belgesellerin gösterildiği, başka yerde göremeyeceğiniz, belki de sinemada vizyona veya televizyonda gösterime hiç giremeyecek eserleri izleme fırsatı bulabileceğiniz bir on iki gün.

Bu sene 14 – 25 Kasım arasında Amsterdam’ın beş farklı mekanında 317 tane eser beyaz perdeye yansıyacak. Bu mekanlardan ikisi bilindik Pathé sinemaları, birisi film müzesi, birisi Flemenk kültürevi ve diğeri de Amsterdam Halk Kütüphanesi salonu. Bu 317 eser 10 dalda yarışıp ödül peşinde koşacaklar.

Uzun, orta ve kısa metraj dallarında yarışacak olan belgeseller, bu üç ana dalın dışında; debut (ilk fim üretimi), müzik, Hollanda belgeselleri, seyircinin seçimi dallarında da birbirinin önüne geçip birincilik ödülü için boy gösterecekler. Burada önemli olan üretilen belgesellerin teşviki ve olabildiğince çok kişiye ulaşabilmesini sağlamak. Ekmeğini belgesellerden kazananlar için de IDFA diğer festivallere açılan önemli bir kapı. Eğer yönetmen IDFA’da ses getirebilirse diğer festivallerde de başarı yakalayacağının sinyalleri alabilir.

Yarışmaların yanında festival farklı programlara bölünmüş. En geniş kapsamlı olan bölüm Reflecting Images. Bu bölüm de kendi içerisinde üç alt bölüme ayrılıyor; ustaların elinden, diğer festivallerde ilgi çekenler ve panaroma. Bu ana bölüme ek olarak Paradocs başlığı altında belgesel çekimini, teknolojisini, yaklaşımını ve kurgusunu ele alan belgeseller de  gösteriliyor. Ayrıca festivalin 25. Yılı nedeniyle Hollanda’nın son 25 yılında önemli sayılabilecek belgesellerden seçkiler yapılmış. Bunun dışında Victor Kossakovsky’nin kişisel Top 10 belgesel listesi de gösterimde olacak.

Festival’in tam kataloğu 5 Kasım’da yayınlanacak. O zaman seçimlerimi yapıp programımı çıkartacağım. Şimdilik ön plana çıkan belgeseller arasında Tribeca Film Festivali’nde de ödül kazanmış Nisha Pahuja’dan The World Before Her, Toronto Film Festivali’nde de gösterilen Mona Eldaief’in Solar Mama ve Havana Marking’den pırlanta soyguncularının kendi ağızlarından hikayelerinin anlatıldığı Smash & Grab - The Story of the Pink Panthers filmleri yer alıyor.

Filmlerin hepsini incelemek ve hangilerinin sıkışık programlarımıza tam uyacağını bulmak biraz zor olabilir. Biletlerin satışa sunulacağı 8 Kasım’a kadar festival programını biraz ince eleyip sık dokumak gerekebilir. Festival ile ilgili detaylı bilgiye www.idfa.nl adresinden ulaşabilirsiniz.


25 Ekim 2012 Perşembe

Moon (2009)


"Gerty, is there someone else in the room?"

Moon, Duncan Jones'un - ki kendisi David Bowie'nin oğlu olur - ilk uzun metrajlı filmi. Jones, herkese nasip olmayacak şekilde ilk filminde Sam Rockwell ve Kevin Spacey ile çalışma imkanı bulmuş. Bu şansı çok iyi değerlendiriyor ve ortaya nevi şahsına münhasır bir bilim kurgu filmi çıkıyor.

Moon, 2001: A Space Odyssey gibi çığır açacak bir film değil, zaten öyle bir çabası da yok. İyi bir fikirden yola çıkılarak iyi çekilmiş bir film sadece. Jones, bu filmden sonra çektiği Source Code ile daha büyük bütçe ve vizyon ile de başarılı olabileceğini ispatladı zaten.

Sam Rockwell, Lunar Industries adlı şirketin ayda yürüttüğü enerji projesini denetleyen Sam Bell adındaki astronotu canlandırıyor, Kevin Spacey ise Sam'a her türlü desteği veren robot GERTY'yi seslendiriyor. Tek başına geçirdiği zamanın Sam'ın üzerindeki hem fiziksel hem de zihinsel etkisini açıkça görebiliyoruz. Yüzeyde geçirdiği bir kaza sonucu bilincini kaybeden Sam, kendini revirde buluyor ve gerçek mi yoksa Sam'ın bozulan psikolojisinin bir eseri mi olduğundan çok da emin olamadığımız olaylar serisi başlıyor.

Kısaca özetlemek gerekirse film, Sam Rockwell'in tek kişilik şovu. Konu basit olmasına rağmen zekice yazılmış senaryosu ile sürükleyici bir film. Tek eksiği, aksiyonun olmaması, bu da bazı izleyicilerin filmden sıkılmasına sebep olacaktır.

Son olarak, Duncan Jones'un filmin hikayesini de yazdığını ve filmin 2010 yılı BAFTA'larında "En İyi Britanya Filmi" dalında aday olduğunu hatırlatalım...


Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Sam Rockwell, Kevin Spacey
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1182345/
Türü: Bilim Kurgu
Moon (2009) on IMDb








21 Ekim 2012 Pazar

Looper (2012)



"You're going to kill this guy, your own self? "

Daha önce The Brothers Bloom ile karşımıza çıkan Rian Johnson'ın yazıp yönettiği Looper, zaman yolculuğu üzerine zekice yazılmış bir bilim kurgu. Yıl 2074. Zaman yolculuğu bulunmuş, ve hemen illegal hale getirilmiş - sadece mafya tarafından kullanılıyor. Mafya birinden kurtulmaya karar verdiğinde, onu 30 yıl geriye gönderiyor. Geçmişte bekleyen kiralık katiller de gönderilen insanı öldürüp vücudu yakarak yok ediyorlar. Kahramanımız Joe bu kiralık katillerden birisi, ve yokedilmesi için gelecekteki Joe'nun gönderilmesi ile gelişen olayları anlatıyor film.

Mafya, işleri organize etmesi için gelecekten bir baltaya sap olamamış Abe'i (Jeff Daniels tarafından canlandırılıyor) gönderiyor. Abe kiralık katilleri işe alıyor ve işlerin pürüzsüz bir şekilde devamını garanti etmeye çalışıyor. Kiralık katillerin kontratlarında ilginç bir madde var: Kontratlarının sonunda gelecekten gönderilen yaşlı hallerini öldürmek zorundalar - filmin adı da burdan geliyor zaten, kişi kendisini öldürerek döngüyü kapatmış oluyor. Sonrasındaki 30 yılı da zevk ve sefa içinde yaşıyorlar bu "looper"lar.

Film için "takip etmesi zor" ya da "hikayede önemli mantık hataları var" şeklinde yapılan eleştiriler var. Zaman yolculuğunun nasıl çalıştığını ve geçmişin geleceğini nasıl etkilediğini anladığınızda bu eleştirilere katılmak için bir sebep kalmıyor ortada.

Filmin yazarı ve yönetmeni Rian Johnson'a bir parantez açmak lazım. Çoğu TV izleyicisi için Amerika'dan çıkan en iyi dizi olarak görülen Breaking Bad'ın en etkileyici ve akılda kalıcı bölümlerinden Fly adlı bölümü de yönetti kendisi. Looper'daki yazarlık ve yönetmenlik performansı cidden göz kamaştırıcı, kendisi bir sonraki Christopher Nolan olma yolunda emin adımlarla ilerliyor...

Genç Joe'yu canlandıran Joseph Gordon-Levitt - onca plastik makyaja rağmen - her zamanki gibi çok iyi. Yaşlı Joe'yu canlandıran Bruce Willis bildiğimiz "görmüş geçirmiş" adam rolünde kendinden bekleneni veriyor. Sanırsam Bruce Willis çok uzun zamandır aynı rolü oynuyor ama bilemediğimiz bir sebepten dolayı kendisini sevmeye devam ediyoruz. Cid rolünde oynayan çocuk aktör Pierce Gagnon da filmin başarısında pay sahibi.

Kesinlikle görülmesi gereken bir film...

Yönetmen: Rian Johnson
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Bruce Willis, Emily Blunt
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1276104/
Türü: Aksion, Bilim Kurgu
Looper (2012) on IMDb



19 Ekim 2012 Cuma

Moonrise Kingdom (2012)


Wes Anderson son filminde 60ların atmosferini taşıyan, tamamen gerçek neslelerle dolu, sürreal bir dünya yaratmış. Bu dünyayı bir adaya sıkıştırarak, erişmeye çalışıp erişilemeyeni, gelip geçiciliği, hayattaki sürekli tekrar eden şeyleri ve hüznü katarak, romantik-melankolik bir komedi filmi çıkarmayı başarmış.

Yaz dönemi için izci kampında olan 13-14 yaşlarında öksüz bir oğlan olan Sam (Jared Gilman) ile ailesiyle iletişimi minimumda olan sorunlu kız Suzy’nin (Kara Hayward) aşklarını ve arkalarında sürükledikleri bütün ada halkını konu alıyor film. Filmin başlangıcında bir çocuk macerası temalı aile filmi olduğunu zannetmeniz mümkün ama film hiç de öyle masum değil.

Mekan olarak New England’ın karşında var olmayan bir adayı seçmiş Anderson; New Penzance. Bu adada yaşananlar tam da ada insanının hislerini kaygılarını taşıyor. Rahat, kesinlikle kendisini zorlamayan ama adaya sıkışıp kalmışlığın verdiği bir çaresizlik hissi.  Renk seçimi, mekanlar, kostümler o dönemi çok güzel yansıtacak şekilde seçilmiş. Renkler çok başarılı filtrelenmiş. O dönemde yaşamamış olsanız bile sizi o dönemin içine çok güzel çekebiliyor.

Oyuncu seçimde de filmin başarılı olduğunu söyleyebilirim. Çocuk oyuncular rollerini gerçekten ciddiye alıp oynamış ve bu oyunculuk da hiç sırıtmıyor. Çocukların dışında ünlü oyuncular da yer alıyor.          Bill Murray, Anderson’un son üç dört projesinde yer aldı, bundan sonrakilerde de yer alacağını düşünüyorum. Bütün filmlerde öyle ya da böyle tam rolünü buluyor. Bu filmde Suzy’nin babasını oynayan, aldatılan ve hayattan bezmiş bir rolü canlandırıyor Murray. Ayrıca silik polis memuru Bruce Willis ve oymakçıbaşı Edward Norton da rollerini gayet güzel götürüyorlar. Özellikle Willis’in Sam’ın bardağına bira koyduğu sahne şahane bir şekilde “sende kendi gençliğimi görüyorum” etkisi yaratıyor. Edward Norton’un da iyice yaşlanmış olduğunu görmek bir şekilde insanda garip bir hüzün yaratıyor.

Filmi izlerken nedense Hollywood’un kendi Emma Watson’unu çıkarmaya çalıştığını hissettim. Kara Hayward, karakteri ve duruşuyla Emma Watson’a (Harry Potter’daki Hermione Granger’i canlandıran oyuncu) oldukça benziyor. Bu filmden sonra popular olacağını ve yavaş yavaş çocuklara/gençlere yönelik filmlerde yer alacağını düşünüyorum.

Wes Anderson’un en iyi filmi değil belki ama sıkı takipçilerinin de ortak fikri diğer filmlerini arasında ortalarda yer aldığı yönünde. İzlenmeye değer bir film kesinlikle. Filmin iyi veya kötü olduğu kararına hemen varmayın. Üzerinden bir kaç gün geçmesini bekleyin ve bazı sahneleri aklınıza getirin. O zaman sizin için daha değerli bir film olacaktır.

Yönetmen: Wes Anderson
Türü: Romantik, Komedi, Dram
Moonrise Kingdom (2012) on IMDb




14 Ekim 2012 Pazar

The Raid (2011)


"Pulling the trigger is like ordering takeout..."

The Raid (orjinal adıyla Serbuan Maut), İskoç sinemacı Gareth Evans ile Endonezyalı başrol oyuncusu Iko Uwais’in beraber çektikleri ikinci film (ikilinin üçüncü filmi Berandal ise yolda). İkilinin hikayesi oldukça ilginç: Evans, Endonezya'da doğan dövüş sitili pencak silat ile ilgili bir belgesel çekmesi için işe alınıyor, konu ile ilgili araştırma yaparken de o an bir telefon şirketinde çalışmakta olan Uwais ile tanışıyor. İkilinin ilk filmi 2009 yılında çekilen Merantau (ki kendisi şimdiden kült film statüsünde). Daha sonra hedefleri büyük bütçeli bir film, ama eldeki imkanların sınırlılığı yüzünden hedef küçültüp The Raid'i çekiyorlar.

Film, 20 kişilik bir SWAT ekibinin, Jakarta’nın varoşlarındaki bir binaya yaptıkları baskını anlatıyor. Baskının hedefi, binanın en üst katında ikamet eden mafya patronu Tama (Ray Sahetapy tarafından canlandırılıyor). SWAT ekibi, üst katlara çıkarken zaman zaman Tama’nın adamları ile, zaman zaman da bir daha kira vermeme vaadiyle SWAT takımına saldıran kiracılar ile mücadele etmek zorunda kalıyor.

The Raid, aksiyon sineması sevenler için taze bir nefes niteliğinde. Temponun hiç düşmediği, çok akıcı ve eğlenceli bir dövüş koreografisi olan, ve de çok başarılı kamera açılarının kullanıldığı bir film ama karakter derinliğinden ya da keskin zeka ürünü bir diyalogdan bahsetmek pek mümkün değil.

Aksiyon sineması aşıkları için şiddetle tavsiye ediyorum...


Yönetmen: Gareth Evans 
Oyuncular: Iko Uwais 
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1899353 
Türü: Aksiyon
The Raid: Redemption (2011) on IMDb


Primer (2004)



“Here's what's going to happen...”


Primer, Shane Carruth’un 2004 yılında Sundance Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülünü alarak büyük bir başarıya imza atmış olduğu ilk filmi. 4 mühendisin zengin olma hayalleri ile evlerinin garajlarında başka bir amaçla ürettikleri makinenin - nasıl olduğunu kendilerinin de anlamadığı bir şekilde - zaman makinesi olarak kullanılabileceğini keşfetmeleri ile başlıyor film.

Konu zaman yolculuğu, ama sakın yanlış beklentilere kapılmayın, burada ne bir Dr Emmett Brown var, ne de makinenin çalışması için 88 mile ulaşmanız gerekiyor... Mühendislerimizden ikisi, ürettikleri makinenin bir zaman makinesi olduğunu farkediyorlar, ve zaman yolculuğu yaparak borsada para kazanmaya başlıyorlar. İşler de bu noktada kontrolden çıkıyor.

Film çok kısıtlı bütçeyle çekilmiş (7000 $), ve daha önce de belirttiğimiz gibi yönetmenin ilk filmi (başrolde kendisi oynuyor). Bu durum kendini pek çok yerde belli ediyor, senaryo çok akıcı değil, filmin temposu yer yer düşüyor, diyalogların iyi yazılmış olduğunu da söyleyemem. Primer, "iyi bir film"den ziyade, zekice yazılmış olay örgüsü ve sunduğu bulmaca ile seyirciye taze bir seyir deneyimi sunuyor - bu açıdan bakıldığında da çok değerli bir bilim kurgu filmi.

Primer, zaman yolculuğunu sade, karamsar ve gerçekçi bir dille ele alıyor. Bunu yaparken seyirciyi olabildiğince ciddiye alıp, ona çözmesi için bir bulmaca yaratıyor. Filmin seyirciden beklentisi, seyircinin pür dikkat filme konsantre olması, çünkü bir yerden sonra olaylar takip etmesi cidden zor bir hale geliyor. Kesinlikle saglam kafa ile izlemeniz gereken bir film...


Yönetmen: Shane Carruth
TürüBilim Kurgu
Primer (2004) on IMDb




11 Ekim 2012 Perşembe

Frequently Asked Questions About Time Travel (2009)



Zamanda yolculuk, antik zamandan günümüze kadar insanların aklını öyle ya da böyle kurcalayan bir konu. Günümüzün modern hikayerlerinde olduğu kadar eski yazıtlarda ve Hint efsanelerinde bile zamanda ileri veya geri gitme fikri cezbedici olmuştur.

Sinemaya bir hayli geç giren bu tema ilk olarak 1949 yılında Tay Garnett tarafından A Connecticut Yankee in King Arthur's Court filmi ile işlenmiştir. Mark Twain’in bu alaycı hikayesinden sonra 1960larla birlikte zamanda yolculuk patlama yapmış ve günümüzde her sene en az iki üç filme konu olmaya başlamıştır. Benim ve neslimin çocukluğunda da en etkilendiğimiz filmlerin arasına Geleceğe Dönüş serisi girer. Uçan kaykaylar, lotonun sonuçlarını alıp geçmişe götürme, uçan arabalar ve binbir türlü bunun gibi fantezi bizim çocukluğumuzu çok etkilemişti.

Frequently Asked Questions about Time Travel üç tane gencin bir İngiliz Pub’ında zamanda yolculuk üzerine yaptıkları geyik muhabbetinin etrafında gelişiyor. Yaptıkları geyik sırasında kendilerini bir anda zaman yolculuğu muammasının ve kaosunun içerisinde buluyorlar. Zamanda yolculuk başladığı anda her şey de birbirine karışmaya başlıyor. Filmin bir çok sahnesinde yüksek sesle gülmemeniz işten bile değil. Özellikle en başlardaki olayı kurtarma çabalarında ve ilerleyen dakikalarda göreceğiniz kendi adlarına verilen parti sahnelerinde kahkaha garantisi verebilirim.

Filmin büyük çoğunluğu iki üç planda çekilmiş. Bütçesi gayet kısıtlı, kostüm kullanımına da çok ihtiyaç duyulmamış. Her ne kadar eleştirmenlerden tam not alamamış ve filmin TV filmi kalitesinde olduğu iddia edilmiş olsa bile yönetmen Gareth Carrivick’in ilk uzun metraj denemesinde senaryonun hakkını verdiğini söyleyebiliriz.

The IT Crowd’dan tanıdığımız  Chris O'Dowd Ray rolünde, zamanda yolculuk hastası birisi olarak çok iyi bir oyunculuk çıkartmış. Ekip arkadaşları  Marc Wootton ve Dean Lennox Kelly de rollerinin hakkını verip bize gayet tatmin edici bir 85 dakika sağlamışlar.

Eğlenceli bir akşam için kısa ve kolayca yutulabilen bir film arıyorsanız, bu İngiliz tarzı zaman yolculuğu komedisini kaçırmayın derim.

Yönetmen: Gareth Carrivick
Frequently Asked Questions About Time Travel (2009) on IMDb




9 Ekim 2012 Salı

Dredd (2012)




"Ma-Ma is not the law, I am the law..."

1995 yılının Slyvester Stallone'lu "Judge Dredd"i, iyi hasılat yapmasına rağmen çizgi roman fanları tarafından çok da beğenilmemişti - ki bunun en büyük sebebi filmin çizgi romana çok sadık kalmamış olmasıydı. 2012 yılının Dredd'i ise 1995 yılının Dredd'inden çok farklı; daha vahşi, daha gerçekçi, daha sert...

Film, nükleer bir savaş\felaket sonrası yeniden yapılanan Amerika'da geçiyor. Mega şehirler kurulmuş, suç oranı çok yüksek, radyoaktivite mutantların ortaya çıkmasına sebep olmuş, ve asayişi sağlama görevi hakim-jüri-infazcı rollerinin birleştiği "yargıç"lara verilmiş.

Film, yargıç Dredd ve akademi öğrencisi Anderson'un, lideri Ma-Ma olan bir çetenin kontrolündeki mega blokta mahsur kaldıkları bir günü anlatıyor - konu bize yine 2012'de çekilen The Raid filmini hatırlatsa da benzerlikler burada son buluyor.

Dredd duygusuz, eski kafalı ve bir o kadar da kuralcı bir karakter, ve açıkçası seyircinin bu karakter ile bağ kurması pek de mümkün değil. Kendisini bu özelliklerinden dolayı Watchmen (2009 ) filmindeki Rorschach karakterine benzetebiliriz.

Anderson ise Dredd'in aksine genç, deneyimsiz, fiziksel olarak zayıf. Normal şartlar altında akademiden atılması gerekiyorken, olağanüstü pşisik yeteneklerinden dolayı kendine son bir şans verilmiş.

Dredd, iyi bir film ama herkese göre değil. Filmde çok açıkça sergilenen bir vahşet var, ama bu vahşet yüceltilerek seyirciye sunulmuyor. Film size 40. kattan düşen birinin nasıl görüneceğini ya da bir kurşunun insan yüzünü nasıl darmadağın edeceğini gösteriyor.

Karl Urban, her zamanki gibi belli bir seviyenin üzerinde, Anderson karakterini canlandıran Olivia Thirlby ise gayet başarılı. Tempo arada sırada düşse de film seyirciyi sıkmıyor. Filmin müzikleri için ayrı bir parantez açmalı, keza Paul Leonard-Morgan cidden çok iyi bir iş çıkarmış.

Son olarak, filmin stüdyo sistemi dışında finanse edildiğini belirtmemiz gerek.





1 Ekim 2012 Pazartesi

To Rome with Love (2012)




Woody Allen’in son filmini yazın bitime doğru izlemek çok iyi geldi. Bu yaz gittiğimız Roma’nın meydanlarını, pazarlarını görmek, bizim gezdiğimiz yerlerde gezinmek kaldığımız otelin yanından geçmek bile yetti filme karşı bakışımı pozitifleştirmeye.

To Rome With Love, Allen’in son yedi yılda çektiği yedi Avrupa filminin sonuncusu. Bunların dördü Londra’da, birisi Barcelona’da, birisi Paris’te ve sonuncusu da Roma’da çekildi. Özellikle Barcelona ve Paris, Woddy Allen severlerini tatmin eden, başarılı yapımlar olarak ortaya çıkmıştı. Ben de Midnight in Paris’ten sonra Roma için bir filmin daha geliyor olmasına çok heyecanlanmıştım. Filmin bir kısmının İtalyanca olma ihtimalini bile göze alarak sinemada izlemeye karar verdik (Amsterdam’da sinemalarda altyazılar Hollandaca. Bu yüzden dili İngilizce olmayan filmleri sinemada izleyemiyoruz. Dili öğrenmemiz artık şart.). Amsterdam’ın en eski sinemalarından birinde biletimizi aldık ve güzel bir salonda koltuklarımıza kurulduk.

Film dört farklı grubun Roma’daki hikayelerini perdeye aktarıyor. Woody Allen onları Roma’nın bitmek bilmeyen hikayelerinden birer tanesi yapmış. Birisinde gayet sıradan bir İtalyan aile babasının kafasında kurguladığı ünlü olma hissini, diğerinde turist olarak geldiği Roma’da yakışıklı bir Romalı ile tanışıp evlenmesini, bir diğerinde İtalya’nın köyünden gelip Roma’nın etkileyiciliğinde ve karmaşasında kaybolmasını ve sonuncusunda da Amerikalı öğrencilerin Roma yaşantısını anlatıyor. Hikayeler basit ama gerçeklik ile sürrealite arasında da ara ara gidip geliyor. Filmin en beğendiğim sahneleri operada geçen sahneler oldu. Güzel bir fikir ustalıkla sahnelenmiş. Bu da benim resmen kahkaha atmama sebep oldu.

Fakat izlerken farkettiğim ince bir çizgi vardı filmde. Bazı sahneler ve replikler fazla çiğ geldi. Bunu Allen acaba senin benim gibi insanların hayatlarındaki klişeleri tiye almak için kasten mi yapmıştı yoksa her sene bir film çekmiş olmanın yarattığı acelenin aleladeliği miydi? Buna halen karar verebilmiş değilim. Oyuncuların bazı sahnelerdeki rolleri fazla abartılı, bazı replikler de gereksiz boş ve öylesine yapılmış gibiydi. Filmin neredeyse yarısının İtalyanca olması bile bizi pek etkilemedi. Hollandaca altyazıları kolaylıkla anlayabildik. Bu demek oluyor ki Woddy Allen bu sefer pek de replikler üzerinde çalışmamıştı.

Scoop’tan beri Woody Allen’in ilk sahneye çıkışına Penèlope Cruz, Alec Baldwin, Jesse Eisenberg, Ellen Page ve Alison Pill eşlik ediyor. Tabi bunların dışında oynayan bir çok ünlü İtalyan aktör ve aktris de var.

Bir daha Avrupa filmi çeker mi bilmem ama Cate Blanchett ve Alec Baldwin ile ismi belli olmayan bir projeye başlamış bile. 2013 yılında gösterime girecekmiş. İtalya Woody Allen’a bu filmi çekmesi için sponsor olmuş, Hollanda da olsa bari de sokaklarını arşınladığımız bu şehrin de güzel bir hikayesi çekilse.