29 Aralık 2012 Cumartesi

The Angels' Share (2012)



Viskinin diyarında, viski kadar sert ama bir o kadar da insanın içini ısıtan bir film çekmiş Ken Loach. Kendisi en sevdiğim yönetmenlerin arasındadır. Yönettiği filmlerde çarpıcı olayları ve en acı duyguları yansıtabilen, bunu yaparken de abartıya kaçmayan birisidir.

Filmde çeşitli suçlardan sosyal hizmet cezasına çarptırılmış 4 kişinin saplandıkları bu hayattan yırtma çabalarına tanık oluyorsunuz. Başroldeki Robbie (Paul Brannigan), bir yandan sevgilisinden bebek bekleyen ama sevgilisinin ailesi tarafından sürekli tartaklanan, bir de bunun üstüne peşine takılmış kan davalılarından kaçmaya çalışan birisi. Sosyal hizmet cezası sayesinde başlarında bulunan şef Harry ile tanışan Robbie’nin hayatı bu aşamadan sonra değişmeye başlıyor.

Harry, Robbie’yi ve diğer üç genci alıp viski damıtma tesisindeki turistik bir tura götürüyor. Burada hem viski ile ilk gerçek tanışmalarını yaşıyorlar hem de önlerine çıkacak olan fırsatı kendi usulleri ile nasıl değerlendirebileceklerinin planlarını yapmaya başlıyorlar. Harry çok da farkında olmadan bu 4 gencin kurtarıcı meleği olmuş oluyor.

Rhino’yu canlandıran William Ruane dışındaki 4 gencin arasında daha önce sinema tecrübesi olan yok, Loach’un başarısının altında da bu yatıyor sanırım. Hem yeni insanları oynatmaktan çekinmiyor hem de rolüne uygun oyuncuyu çok iyi buluyor.

İzledikten sonra filmin konusunu yalın bir şekilde değerlendirince, Ken Loach Yeşilçam Sineması’nı mı keşfetti acaba diye düşünebilirsiniz de. Farklı dünyaların insanı olan bir çift, başı dertten kurtulmayan bir genç, genci kabul etmeyen aile. Bu seviyeye indirdiğinizde, senaryo Yeşilçam Sineması’nda hiç sırıtmaz. Ama bu yalın hikaye ustanın elinde güzelce parlamış ve 2012 yılının önemli filmlerinden biri yaratılmış.

Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülünü, San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde seyirci ödülünü ve BAFTA İskoçya en iyi oyuncu ve en iyi yazar ödülünü kapan bu filmi ıskalamamanızı tavsiye ederim.

The Angels' Share (2011) on IMDb





26 Aralık 2012 Çarşamba

Blitz (2011)



"I want a lawyer and a sandwich. Oh, and I want to update my Facebook status."

Kendisine hedef olarak polisleri seçen bir seri katil, ve bu katilin peşine düşen polis teşkilatının hikayesini anlatıyor Blitz. Polislere karşı işlenen suçlara Amerikan polisinin nasıl tepki verdiğini Hollywood bize zaten öğretmişti. Bu filmle öğrendik ki, İngiliz polisinin de aşsağı kalır yanı yok.

Filmin odağında, hayat tarzı olarak birbirlerinden uzak iki polis var: fiziksel şiddet kullanmaktan çekinmeyen, politik olmak ile uzaktan yakından ilgi-alakası olmayan Brant (Jason Statham tarafından canlandırılıyor), ve eşcinselliği yüzünden teşkilatın geri kalanı tarafından dışlanan dedektif Nash (Paddy Considine tarafından canlandırılıyor).

Jason Statham, diğer filmlerinde canlandırdığı karakteri canlandırmaya devam ediyor. Statham son dönem filmlerinde hep birbirine benzer roller oynuyor. Bir de üzerine aynı kısa saç, aynı 4 günlük kirli sakal, aynı konuşma tarzı eklenince, Jason Statham bize yeni bir şeyler sunamıyor. Benim için filmi izlemeye değer kılan tek şey Paddy Considine. Considine sade oyunculuğuyla ilginç bir karakter yaratabiliyor. Filmin sürprizi, Game of Thrones ve The Wire dizilerinden hatırladığımız Aidan Gillen. Gillen, filmin kötü karakteri Weiss'i canlandırıyor. İlk bakışta doğru bir tercih gibi görünmese de film ilerledikçe Gillen'in ilginç yorumu etkileyici hale geliyor. Ne yazık ki bu başarılı performansa rağmen film, Weiss'in motivasyonunu bize tam olarak aktarmayı beceremiyor, ve biz Weiss'in polislere karşı olan nefretinin aşırılığını mantıklı sebeplere bağlayamıyoruz.

Blitz, video klip yönetmenliği arka planlı Elliott Lester'in ikinci uzun metrajlı filmi. Bu tip yönetmenlerden beklendiği üzere kurgu, ses ve sinematografi başarılı, ama hikaye anlatımında sorunlar var. Uyuşturucu bağımlısı polis memuru Falls'un yan hikayesi hem filme bir şey katmıyor hem de filmin temposunu düşürüyor. Belki burda amaç Brant'ın kişiliğine biraz derinlik katmak ama bu yan hikaye çok dağınık, belirli bir amaca hizmet etmiyor ve en kötüsü bir suç filminden beklemeyeceğiniz ölçüde didaktik.

İlginç bir gözlemi not düşelim. Son zamanlarda karşımıza Britanya'dan ve İskandinavya'dan bol bol suç filmi çıkmakta. İskandinav filmlerinde genelde zekice hazırlanmış ve dikkatlice uygulanan suçlarla karşılaşıyoruz. Britanya filmlerinde ise kaba kuvvete dayalı, çok da zekice olmayan ve özensizce uygulanan suçlarla karşılaşmaktayız. Bu bölgelerin suç dünyası hakkında bize bir ipucu olabilir...

Toparlamak gerekirse Blitz, "Buddy Cop" ("kanka polisler") tarzının ada sosuyla servis edilmiş sıradan sayılabilecek bir örneği, elzem bir suç ya da aksiyon filmi de değil. Vaktiniz varsa Considine ve Gillen için izleyin...

Yönetmen: Elliott Lester
Oyuncular: Jason Statham, Paddy Considine, Aidan Gillen
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1297919/
Türü: Aksiyon, Macera, Suç
Blitz (2011) on IMDb


20 Aralık 2012 Perşembe

The Bourne Legacy (2012)


Başarılı Bourne üçlemesinin isimden faydalanmak isteyen yapımcılar Bourne evrenini biraz daha genişleterek kazancımızı nasıl katlarız fikriyle yola çıkıp The Bourne Legacy filmini çekmeye karar vermişler. İlk üç film Robert Rudlum’un romanının beyazperdeye yansımasıyken, Legacy ilk üç filmden ve romandan esinlenerek çekilmiş.

İkinci ve üçüncü filmin yönetmeni Paul Greengrass başka Bourne filmi yönetmeyeceğini açıkladığında Matt Damon da o yoksa ben de yokum restini çekerek yeni bir James Bond serisi (sayı bakımından) olmak üzere olan bu oluşumdan kendisini kurtarmış oldu. Matt Damon’un boşluğunu doldurmak için başrolde, günümüzün popüler aksiyon sineması simalarından Jeremy Renner oynuyor. Onun rolünü desteklemek için kadın başrolde Rachel Weisz ve yardımcı erkek oyuncu rolünde de Edward Norton bulunuyor.

Film bir anda başlıyor, Aaron Cross (Jeremy Renner) Alaska’dan dağların arasından aksiyona atlıyor, sanki bir önceki film tam da bu sahnede kalmış havası yaratılmak istenmişçesine. Pek bir açıklama olmadan, giriş olmadan, aksiyonun ortasında buluyorsunuz kendinizi. Gizli operasyonlarının ortaya çıkma riskine karşılık, bu projeleri tamamen durdurup tarihten silmeye karar veren CIA ve durumdan bir şekilde kurtulan Aaron’un, kedi fare oyununu izliyoruz. Kaçış amacı başta pek anlaşılamayan Aaron'un, yanına bir başka mağdur Dr. Marta Shearing’i (Rachel Weisz) alarak dünyanın diğer ucuna giderek CIA’ye karşı savaş açma hazırlığını izliyorsunuz aslında.

Kadro sağlam, altyapısı da romandan ve ilk üç filmden dolayı sağlam. Aksiyon için Gilroy da paha biçilmez bir kaftan. Ama soluksuz aksiyon sahneleriyle hiç düşmeyen temposuna rağmen filmde insanı sarmayan bir eksiklik var. Aaron’un peşinden gelen farklı bir gizli operasyonun ajanı da bu eksikliği doldurmaya yetmiyor. Aksiyonun yanında işlenen konu orjinal serinin yanında biraz zayıf kalmış. Oyunculuklarda her hangi bir sorun olmamasına rağmen film belki de Bourne adı altında eziliyor. İsmi değiştirilip konu biraz sabunlansaydı, daha az gişe ile daha başarılı bir aksiyon filmi ortaya çıkabilirlerdi.

Filmi vasat veya vasat üstü olarak değerlendirebiliriz. Çok kafa bulandırmadan rahat izlenebilecek bir aksiyon filmi istiyorsanız tercih edebilirsiniz ama kesinlikle eski tadı aramayın. Önümüzdeki yıllarda daha çok Bourne filmi göreceğiz gibi gözüküyor. Pek ümidim olmasa da belki bu ilk bocalamadan sonra toparlayıp daha sağlam bir konu üzerine inşa ederek seriyi devam ettirebilirler.

The Bourne Legacy (2012) on IMDb


15 Aralık 2012 Cumartesi

The Hobbit: An Unexpected Journey (2012)



"Bilbo Baggins, I'm looking for someone to share in an adventure... "

The Hobbit: An Unexpected Journey ile Peter Jackson bizi bir kez daha götürüyor Orta Dünya'ya. Yeni teknolojileri kullanmayı seven Jackson bu sefer HFR (High Frame Rate) seçeneğini sunuyor bize. Normalde 24 FPS'e (Frame Per Second) alışık seyirciler, bu filmi 48 FPS ile izleme şansına sahibiz. HFR ile görüntü daha canlı, hareketler daha akışkan, bir sinema filminden daha çok bir tiyatro oyunu izliyor hissine kapılabiliyorsunuz, o yüzden HFR herkese hitab etmiyor. (Filmin 24 FPS ve 48 FPS versiyonları mevcut, ama her sinema salonu iki versiyonu da göstermiyor olabilir)

Makyaj, sanat yönetimi, görüntü yönetimi hepsi çok başarılı. Martin Freeman'ın Bilbo'su şahane, biraz The Hitchhiker's Guide to the Galaxy de canlandırdığı Arthur Dent karakterine benziyor. Gönülsüz, ne olup bittiğinden çok haberdar değil. Richard Armitage'in Thorin'i en az Aragorn kadar etkileyici. Senaryo kitaba olabildiğince sadık. Belki üzerinde durulabilecek tek şey Peter Jackson'un seçmiş olduğu anlatım tarzı. Hobbit, Yüzüklerin Efendisi'nden daha iddiasız bir hikaye. Yüzüklerin Efendisi'nde tehlikede olan şey Orta Dünya'nın kaderiydi, ve bu büyük tehlike karşısında ister istemez seyirci yüzük kardeşliğinin yanında yerini alıyordu.

Hobbit'de durum farklı. Daha önce görmediğimiz, isimleri birbirine benzeyen 13 tane cüce, bir ejderhayı öldürüp evlerine geri dönmeye çalışıyorlar. İlk üçlemedeki Gimli'den hatırladığımız kadarıyla cüceler aksi ve inatçılar. Seyircide ister istemez bir kafa karışıklığı ve bir bağlantı kopukluğu oluyor. Bilbo gibi biz de bu maceraya katılmak için biraz ayağımızı sürüyoruz. Peter Jackson bu sorunu Bilbo'nun evindeki yemek sahnesi ile çözmeye çalışıyor. Önce bize onları tanıma imkanı verip cüceleri bize sevdiriyor, finali de cüceleri şömine basında Howard Shore şaheseri Misty Mountains söyleterek yapıyor. O an seyirci de Bilbo gibi yolculuğun bir parçası olmaya karar veriyor.

Bu arada ilginç bir bilgi verelim, filmin sonraki bölümlerinde ejderha Smaug'u ve sonradan Sauron olduğunu öğreneceğimiz Necromancer'i Benedict Cumberbatch seslendirecek.

Film bitişiyle birlikte eksi bir tat bırakıyor bünyede. Diğer filme bir yıl var, hikayenin son bulmasına ise iki. İnsan sormadan edemiyor hikayeyi 3 filme yaymak cidden gerekli miydi diye...

Hobbit, ummadık taşın baş yardığı, küçük kahramanlıkların fark yarattığı, içinizdeki çocuğun çok seveceği bir serüven. Bilbo Baggins, daha önce Shire'dan hiç dışarı çıkmamış bir miskin, 13 cücemiz (ki bu cücelerin hepsi savaşçı cüceler değil), kendilerinden çok güçlü bir ejderhayı alt etmeye çalışıyorlar. Bu serüvendeki herşey kahramanlarımızın aleyhine. İçimizdeki yetişkine çok basit gelecektir kuşkusuz, hatta filmi küçümseyip gerekliliğini bile sorgulayabilirsiniz. Bu filmden keyif almak istiyorsanız içinizdeki yetişkini evde bırakıp öyle girin sinema salonuna, garanti veriyorum çok iyi vakit geçireceksiniz...

Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Martin Freeman, Ian McKellen, Richard Armitage
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt0903624/
Türü: Aksiyon, Fantastik
The Hobbit: An Unexpected Journey (2012) on IMDb


14 Aralık 2012 Cuma

Take Shelter (2011)


"Is anyone seeing this? "


Bir başka yazar - yönetmen filmi olan Take Shelter ile karşınızdayız. Jeff Nichols'ün ikinci filmi olan Take Shelter'in başrollerinde Michael Shannon (Nichols'in 3 filminde de Shannon'ın başrol oynadığını belirtmemiz gerek) ve Jessica Chastain oynamakta. Zekice yazılmış senaryosu ve mükemmel oyunculuğu ile akıl hastalığı üzerine yapılmış muazzam bir film Take Shelter. Filmin Cannes'dan ve Independent Spirit Awards'dan ödülle döndüğünü de belirtelim.

Rüyalarında yaklaşmakta olan bir fırtınayı gören Curtis, bu rüyaları kıyamet alameti olarak yorumlar. Bu fırtınadan ailesini korumak için elinden geleni yapmaya çalışan Curtis, aynı zaman da içinde olduğu durumun kendini yavaştan göstermeye başlayan paranoid şizofreni olduğundan da şüphelenmektedir.

Film teknik olarak çok başarılı. Belki Amerikan bağımsız sinemasını diğer ülkelerden ayıran en önemli özelliklerden birisi de bu teknik işçiliğe verilen önem olabilir. Sinematografi ve kullanılan müzik rahatsız edici ve filmi daha da etkileyici hale getiriyor. Yazının başında belirtmeme rağmen tekrar etmek istiyorum, Michael Shannon çok çok iyi.

Filmde bir muğlaklık var, ya filmi olduğu gibi kabul edip kıyamet ile ilgili bir drama izliyorsunuz, ya da "yaklaşmakta olan fırtına"yı bir metafor olarak kabul edip Curtis'in kendinisi ve ailesini paranoid şizofreniye karşı korumaya calışmasını izliyorsunuz. Her halükarda Curtis'in tüm çabası ailesini (daha doğrusu küçük kızını) bu iki büyük tehlikeden korumak. Curtis ailesini dünyanın sonu ile ilişkilendirilebilecek fırtınadan korunmak için, finansal açıdan çökmeyi de göze alarak bir fırtına sığnağı yapıyor. Akıl hastalığı konusunda ise düşmanı daha iyi tanıyabilmek için sürekli araştırma yapıyor ve profesyonel yardım almaya dahi başlıyor. 

Curtis'in rüyalarının içeriği ve fırtınayı "dünyayı tamamen değiştirecek, daha önce hiç görmediğiniz gibi bir fırtına" olarak tanımlaması, benim açımdan fırtınanın metafor olma ihtimalini güçlendirse de filmin sonu, iki okuma acısından da başarılı.

Filmin ilk yarısındaki tempo düşüklüğü, bazı izleyicileri zorlayabilir ama fırtına öncesi sessizlik herhalde daha iyi anlatılamazdı. Şiddetle tavsiye ediyoruz...

Yönetmen: Jeff Nichols
Oyuncular: Michael Shannon, Jessica Chastain
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1675192/
Türü: Dram, Gerilim
Take Shelter (2011) on IMDb


2 Aralık 2012 Pazar

Festivalin Ardından - IDFA 2012


Uluslararasi Amsterdam Belgesel Filmleri Festivali 2012


12 gün boyunca Amsterdam ve Hollanda belgeselle yattı, belgeselle kalktı. Belgeseller sadece gösterimi olan sinema salonlarında değil, Nos2 devlet televizyonunda, www.idfa.nl sitesinde ve youtube’da da yayınlandı. Sinema salonlarını 200 binden fazla kişi doldurdu ve 1 milyon Avro kar elde edildi. Festivalin önemli sponsorlarından Marie-Stella-Maris, Amsterdam’ın eğlence meydanlarından biri olan Rembrandtplein’de kocaman bir prefabrik kafe–restoran kurdu. İzleyiciler filmlerin arasında, filmden önce veya sonra burada takılıp tanışma imkanı buldular. Bundan en çok faydalananlar ise büyük ihtimalle çevresini genişletmek isteyen belgeselciler oldu.

Belgesel Oscarları diyebileceğimiz ödüller sahiplerine 23 Kasım’da kavuştu. Uzun metrajlı film ödülünü Alan Berliner, Alzheimer hastalığına yakalanan hayatının son dönemlerinde olan amcasını portrelediği First Cousin Once Removed filmiyle kazandı. Zekice ve etkileyici bir şekilde yapılmış bu şiirsel film, kişisel tarih ve anıları artistik bir şekilde anlatıyor.

Orta metraj belgesellerden ise Fransız–Kamboçya yapımı Red Wedding ödüle layık görüldü. Film, Kızıl Kmerler askerlerinden birisiyle evlenmeye zorlanan 16 yaşındaki kızın dokunaklı hikayesini anlatıyor.

İlk Film ödülünü Hollandalı Eshter Hertog, İsrail Hebron’da 120 bin Filistinlinin arasındaki yerleşim bölgesinde yaşayan 800 Yahudi'nin günlük yaşantılarını konu alan Soldier on the Roof filmiyle kazandı. Hertog bu belgeseliyle ayrıca Dioraphte IDFA Hollanda Belgesel ödülünü de aldı.

İsveç–İngiliz ortak yapımı Searching for Sugar Man filmi ise hem seyirci ödülünü hem de en iyi müzik belgeseli ödülünü kazandı. Malik Bendjelloul’un ustalıkla yönettiği bu film, iki Güney Afrikalı müzik düşkününün efsanevi (sadece Afrika’da bilinen) Amerikan protest müzisyeninin peşine düşmesini konu alıyor. Müziğin hem kitleleri birbirine kenetleyen romantizmini hem de kültürel yozlaşma için kullanılabilecek bir araç olduğunu anlatıyor.

Öğrenci yarışması dalında ödülü bu sene Chico Pereira’nın Pablo’s Winter adlı filmi aldı. Yaşlı Pablo’nun portresini hem güldürerek hem de geçmişi hatırlamamızı sağlayarak beyaz perdeye yansıtan bu filmle Pereira geleceğin önemli belgesel yönetmenlerinden olacağını kanıtlamış oldu.

Dijital anlatımda ödülü Miquel Dewever-Plana ve Isabelle Fougère’nin Fransız yapımı  Alma, a Tale of Violence  kazandı. Son ödül olan DOC U’yu ise Marcel Barrena Little World filmiyle kazandı.

Bu sene izlediğim filmler arasında beni etkileyenler Kanadalı yönetmen Nisha Pahuja’nın The World Before Her ve Hollandalı Suzanne Raes’in The Successor of Kakiemon filmleri oldu.

The World Before Her filmi Hindistan’da birbirine tam zıt iki çevreyi ele alıyor. Birisi güzellik yarışmasına katılan genç kızlar ve onların aileleri. Diğeri ise köktendinci Hindu eğitim kampına katılan küçük kızlar ve onların aileleri. Bu iki ucu ve birbirine bakışlarını çok güzel bir şekilde anlatmış yönetmen. Özellikle köktendinci hareketin içine büyük uğraşlarla (2 yılda) girmesi tebrik edilebilecek bir kendini adama.

The Successor of Kakiemon ise 14 nesildir devam eden Japon milli miraslarından Kakiemon porselenlerinin halefinin hikayesini anlatıyor. Genç adamın işi devralma süreci ve porselenlerin üretim aşamaları ustaca aktarılmış. Beni en çok etkileyen kısmı porselenlerin yapım aşamasındaki özen, baba oğul ilişkisindeki kültürel farklılıklar ve porselenlerin o eşsiz güzelliği.

Festival’de izlediğim filmlerin hepsinin sonunda yönetmenin katılımıyla soru cevap oturumu yapıldı. Bu, filmleri daha iyi sindirmek ve ekrana yansımayan gerçekleri görmek açısından çok önemli ve güzeldi. Organizasyonun en beğendiğim kısımlarından biri bu oldu.

Festivaldeki filmlerin büyük çoğunluğu sinemalarda gösterime girmeyecek. Bazılarını televizyon kanalları satın alacak ve gösterecek, diğerleri ise maalesef büyük emek harcanmış ama kitlelere ulaşamamış şekilde kalacak. Bütün filmlerin listesine bu adresten ulaşabilirsiniz. İlginizi çekenleri youtube’dan veya yapımcının kendi sitesinden belki bulabilirsiniz.