31 Ocak 2013 Perşembe

Les Misérables (2012)



"Do not forget me, 24601"

Victor Hugo'nun daha önce sayısız kere sinema ve TV'ye uyarlanan eseri, bu sefer müzikal olarak beyaz perdede karşımıza çıkıyor. Yönetmen koltuğunda, 2010'da The King's Speech ile beklenmedik bir başarıya imza atan Tom Hooper var. 25 yasını doldurmuş, Paris'te Palais des Sports'da, Londra'da West End'de, New York'ta Broadway'de sahnelenmiş, hayranlarının şarkılarını ezbere bildiği bu müzikali sinemaya uyarlamak cesaret gerektiren bir iş, ve Tom Hooper bu işin altından başarı ile kalkıyor.

Filmin açılışı, ne ile karşı karşıya olduğumuza dair bir ipucu veriyor. Çok emek harcanmış ve olabildiğince iddialı. Mesela şarkıların önceden stüdyoda değil, sette canlı kaydedildiğini öğreniyoruz. Herhangi bir müzikalde daha önce rol almamış olduğumdan bana pek birşey ifade etmese de Hugh Jackman ile yapılan röportajdan anlıyoruz ki şarkıların canlı kaydedilmesi oyuncuya büyük bi esneklik veriyor, keza şarkı yorumu ve oyun ile ilgili tercihlerini 5 ay önceden bir stüdyoda yapmak zorunda değil. Sette karaktere giriyor, oyununu oynayıp o ruh hali ile şarkıyı yorumluyor.

Sonuç mükemmele yakın. Belki Russell Crowe dışındaki herkes bu esnekliği çok iyi kullanıyor. Crowe çok güzel\güçlü bir sesi olmadığı için şarkıları bağırarak okumayı tercih ediyor - bu zaman zaman dikkat dağıtıcı, zaman zaman ise rahatsız edici hale gelen bir sorun. Onun dışındaki performanslar iyi ama Hugh Jackman ve Eddie Redmayne'in performansları filmi özel kılıyor. Özellikle Hugh Jackman...Bu adamın ekranda yapamayacağı bir şey var mı cidden merak içindeyim. 2009 Oscar ödül törenindeki performansı ile zaten dans edebildiğini ve şarkı söyleyebildiğini görmüştük, ama Les Mis'de başka bir seviyeye çıkıyor gözümüzde.

Kostümler, set tasarımı şahane, özel efektler yeterli. Film ile ilgili tek problemim, filmin ortalara doğru düşen temposu. Jean Valjean o kadar ilginç, Hugh Jackman o kadar iyi ki, Cosette - Marius - Éponine aşk üçgeninin işlendiği bölüm bize sıkıcı geliyor, dakikaları sayıyoruz. Sonrasındaki sivil itaatsızlık sahnesi ile tempo tekrar yükselişe geçiyor ve sinema salonundan mutlu bir şekilde ayrılıyoruz.


Yönetmen: Tom Hooper
Oyuncular: Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway
IMDb Linki: http://www.imdb.com/title/tt1707386/
Türü: Müzikal, Dram
Les Misérables (2012) on IMDb

13 Ocak 2013 Pazar

Life of Pi (2012)



Sinemaya uyarlanamaz denilen kitaplardan bir tanesi daha vizyonda. Yann Martel’in 2001 yılında yayınladığı ödüllü kitabı, Oscarlı Ang Lee tarafından mükemmel bir şekilde sinemaya aktarılarak, adeta bir görsel şölen hazırlanmış.

Kitap; din, Hindistan, hayvanat bahçesi, gemi kazası ve kaza sonrası genç Pi’nin (Suraj Sharma) can kurtaran botunda Bengal Kaplanı (kaplanın adı Richard Parker) ile başbaşa kaldığı yaşam mücadelesini anlatıyor. Filmde her ne kadar ilk üç öğe biraz özet geçilmiş olsa da; senaryo, kitabın müptelalarını bile tatmin edecek bir şekilde ele alınmış. Başlangıcındaki Hindistan ve hayvanat bahçesi portresi incelikle işlenmiş ve Genç Pi’nin ruhani dalgalanmasıyla hayatının temel taşları mizahı bir şekilde sunularak filmin devamına hazırlanmış.
Aşık olduğu ülkesini Kanada’ya gitmek üzere terk etmek zorunda olan Pi, okyanusta talihsiz bir kaza geçirir. Kaza sonucunda Richard Parker ile başbaşa kalan kahramanımızın bu gergin mücadelesi izleyiciyi ilginç bir seyahate çıkartıyor.

2013 Oscarlarına 11 dalda aday olan Life of Pi, şüphesiz 2012 yılının en önemli filmlerinden. En iyi film Oscar’ını alır mı bilmiyorum ama kesinlikle görsel efekt konusunda ödülle taçlandırılması gerekiyor. Filmdeki kaplanın tamamen dijital ürün olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Bu kadar gerçekçi ve bu kadar hayvansı bir yaratımın kesinlikle gözden kaçmaması gerekiyor. Filmde bize eşlik eden okyanusun eşsiz güzellikleri, ürkütücü hırçınlığı ve huzur verici durgunluğu da olağanüstü etkileyici. Okyanusun sonsuzlugu ile botun dar, klastrofobik ortamının yarattığı tezat da filmin bir diğer başarısı.

Fırsatınız varsa sinemada IMAX ve 3D olarak izlemenizi tavsiye ederim, film için harcanan emek bunu kesinlikle hakediyor. Eğer 3D gösterimleri kaçırdıysanız, evinizde büyük bir ekranda HD olarak izleyin, pişman olmayacaksınız.

TürüMaceraDram
Life of Pi (2012) on IMDb


2 Ocak 2013 Çarşamba

Dosya: Die Hard Serisi ve John McClane

"Yippee ki-yay, motherfucker!"

Die Hard, çoğu sinemasever için Hollywood'dan çıkan en önemli aksiyon filmlerinden birisi olarak kabul edilir.


Filmin beyaz atleti ile akıllara kazınmış kahramanı polis memuru John McClane ise Hollywood'un çıkardığı en önemli aksiyon kahramanıdır. Seri boyunca iç ve dış kökenli teröristlere karşı mücadelesi, asla pes etmeyen kişiliği ve sorunlara olan yaklaşımı düşünüldüğünde aslında Amerika'yı temsil ettiği söylenebilir.


2013 yılında gösterime girecek olan Die Hard 5: A Good Day to Die Hard ile Rusya yollarına düşecek olan McClane, görünüşe göre New Jersey'nin Bond'u olma yolunda ilerliyor. Peki McClane bu noktaya nasıl geldi?


Die Hard (1988)

Serinin ilk filmi Die Hard (1988), aksiyon filmlerinin unutulmaz yönetmeni (en azından benim için)  John McTiernan tarafından yönetildi. John McClane ve Mavi Ay'ın David Addison'ı arasındaki farklar bir elin parmaklarını geçmediği için uzun uzadıya karakter geliştirmeye çalışmayan McTiernan ve direk aksiyona dalıyor Nakatomi Plaza'nın 30. katında, karşısında da filmin kötü adamı Hans Gruber (Alan Rickman) ve saz arkadaşları.

İlk film, McClane'in tanımadığı bir şehirde, tanımadığı rehineleri, tanımadığı insanlardan kurtarmasını anlatıyor. "Ne yaptığım konusunda hiç bir fikrim yok" ifadesi film boyunca suratından düşmeyen McClane'i sevmemek elde değil, çünkü tüm şartlar kahramanımızın aleyhine olmasına rağmen o espirileri ile kendi düştüğü durumla dalga geçiyor, ve önüne çıkan engelleri teker teker kaldırıyor.






Die Hard 2 : Die Harder (1990)

İlk filmin başarısının ardından 2 yıl sonra serinin devam filmi Die Hard 2 : Die Harder (1990) geliyor. Bu kez yönetmenlik koltuğunda aksiyon filmlerinin büyük düşünen ama başarısız yönetmeni Renny Harlin var. McClane bu sefer Dulles Havaalanı'nda Meksikalı bir uyuşturucu lordu ve onu kurtarmaya çalışan bir gurup paralı askere karşı.


İlk filmden daha büyük setler, daha fazla aksiyon ama yine aynı formül: yanlış zamanda yanlış yerdeki McClane, suratında ilk filmdekine benzer bir "aynı şeyin başıma bir daha geldiğine inanamıyorum" ifadesi ile teröristlere karşı. İlkinin başarılı ve eğlendirici bir kopyası Die Hard 2.


Die Hard: With a Vengeance (1995)

Bu film sonrasında 5 yıl boyunca kabuğuna çekilip sarhoş olmayı tercih eden McClane, 1995 yılında yine John McTiernan yönetiminde, beklenmedik bir partnerle karşımızda çıkıyor. Die Hard: With a Vengeance (1995)'da saçları iyice seyrekleşen Bruce Willis'in yanına Samuel L. Jackson ekleniyor, karşılarında ise ilk filmden hatırladığımız Hans Gruber'in kardeşi Simon Gruber (Jeremy Irons) - bu sefer durum kişisel ve filmin kötü adamının ilk filmdeki hesabı kapatmak için çok ince bir planı var.


Üçüncü filmde McClane kendi evinde, avucunun içi gibi bildiği New York'ta zorla aksiyonun içine çekiliyor. Bu sefer McClane'in yüzünde "bitmek bilmedi şu gün" ifadesi, film boyunca başağrısından şikayet ediyor - ve biz bu McClane'i de çok seviyoruz. Temposu hiç düşmeyen film, hikayesi ile de doyuruyor ve serinin en başarılı filmi (ve belki de 90'ların en başarılı aksiyon filmi) oluyor kendisi.







Die Hard 4.0: Live Free or Die Hard (2007)

Takvimler 2007 yılını gösterirken biz eski  arkadaşımız McClane ile tekrar buluşuyoruz Die  Hard 4.0: Live Free or Die Hard sayesinde, ama bu  sefer karşımızda farklı bir McClane var. Aradan 12  yıl geçmiş, John McClane kıdemli dedektif olmuş,  başından geçmeyen kalmamış, ama bu sefer yüzünde  ekşi ve sıkılgan bir "yine mi?" ifadesi (Bir ihtimal bu  ruh halini Bruce Willis de paylaşıyordur). 

Bu sefer  karşısında Timothy Olyphant liderliğindeki siber-  teröristler, yanında genç hacker Justin Long, yönetmenlik koltuğunda ise aksiyon filmlerinin  gelecek vaadeden, yaratıcı ama hikayeye çok da  önem vermeyen yönetmeni Len Wiseman var.  Hikayedeki inanılırlığı gereksiz yere zorlayan  ayrıntılar ve Willis'in can sıkan performansı, filmi  serinin en zayıf halkası haline getiriyor.




Serinin beşinci filmi, aksiyon filmlerinin vasatı aşamayan yönetmeni John Moore'a (Max Payne (2008), Omen (2006)) emanet. The A-Team (2009) ve X-Men Origins: Wolverine (2007) filmlerinden hatırladığımız Skip Woods da yazar koltuğunda. Yazarın ve yönetmenin önceki işlerini göz önüne alırsak üzülerek söylüyorum ki muhtemelen yüksek tempolu, düşük IQ'lu bir film gelecek önümüze. Film gösterime girdiğinde bu öngörümüzün ne kadar başarılı olacağını hep beraber göreceğiz...