2 Ocak 2013 Çarşamba

Dosya: Die Hard Serisi ve John McClane

"Yippee ki-yay, motherfucker!"

Die Hard, çoğu sinemasever için Hollywood'dan çıkan en önemli aksiyon filmlerinden birisi olarak kabul edilir.


Filmin beyaz atleti ile akıllara kazınmış kahramanı polis memuru John McClane ise Hollywood'un çıkardığı en önemli aksiyon kahramanıdır. Seri boyunca iç ve dış kökenli teröristlere karşı mücadelesi, asla pes etmeyen kişiliği ve sorunlara olan yaklaşımı düşünüldüğünde aslında Amerika'yı temsil ettiği söylenebilir.


2013 yılında gösterime girecek olan Die Hard 5: A Good Day to Die Hard ile Rusya yollarına düşecek olan McClane, görünüşe göre New Jersey'nin Bond'u olma yolunda ilerliyor. Peki McClane bu noktaya nasıl geldi?


Die Hard (1988)

Serinin ilk filmi Die Hard (1988), aksiyon filmlerinin unutulmaz yönetmeni (en azından benim için)  John McTiernan tarafından yönetildi. John McClane ve Mavi Ay'ın David Addison'ı arasındaki farklar bir elin parmaklarını geçmediği için uzun uzadıya karakter geliştirmeye çalışmayan McTiernan ve direk aksiyona dalıyor Nakatomi Plaza'nın 30. katında, karşısında da filmin kötü adamı Hans Gruber (Alan Rickman) ve saz arkadaşları.

İlk film, McClane'in tanımadığı bir şehirde, tanımadığı rehineleri, tanımadığı insanlardan kurtarmasını anlatıyor. "Ne yaptığım konusunda hiç bir fikrim yok" ifadesi film boyunca suratından düşmeyen McClane'i sevmemek elde değil, çünkü tüm şartlar kahramanımızın aleyhine olmasına rağmen o espirileri ile kendi düştüğü durumla dalga geçiyor, ve önüne çıkan engelleri teker teker kaldırıyor.






Die Hard 2 : Die Harder (1990)

İlk filmin başarısının ardından 2 yıl sonra serinin devam filmi Die Hard 2 : Die Harder (1990) geliyor. Bu kez yönetmenlik koltuğunda aksiyon filmlerinin büyük düşünen ama başarısız yönetmeni Renny Harlin var. McClane bu sefer Dulles Havaalanı'nda Meksikalı bir uyuşturucu lordu ve onu kurtarmaya çalışan bir gurup paralı askere karşı.


İlk filmden daha büyük setler, daha fazla aksiyon ama yine aynı formül: yanlış zamanda yanlış yerdeki McClane, suratında ilk filmdekine benzer bir "aynı şeyin başıma bir daha geldiğine inanamıyorum" ifadesi ile teröristlere karşı. İlkinin başarılı ve eğlendirici bir kopyası Die Hard 2.


Die Hard: With a Vengeance (1995)

Bu film sonrasında 5 yıl boyunca kabuğuna çekilip sarhoş olmayı tercih eden McClane, 1995 yılında yine John McTiernan yönetiminde, beklenmedik bir partnerle karşımızda çıkıyor. Die Hard: With a Vengeance (1995)'da saçları iyice seyrekleşen Bruce Willis'in yanına Samuel L. Jackson ekleniyor, karşılarında ise ilk filmden hatırladığımız Hans Gruber'in kardeşi Simon Gruber (Jeremy Irons) - bu sefer durum kişisel ve filmin kötü adamının ilk filmdeki hesabı kapatmak için çok ince bir planı var.


Üçüncü filmde McClane kendi evinde, avucunun içi gibi bildiği New York'ta zorla aksiyonun içine çekiliyor. Bu sefer McClane'in yüzünde "bitmek bilmedi şu gün" ifadesi, film boyunca başağrısından şikayet ediyor - ve biz bu McClane'i de çok seviyoruz. Temposu hiç düşmeyen film, hikayesi ile de doyuruyor ve serinin en başarılı filmi (ve belki de 90'ların en başarılı aksiyon filmi) oluyor kendisi.







Die Hard 4.0: Live Free or Die Hard (2007)

Takvimler 2007 yılını gösterirken biz eski  arkadaşımız McClane ile tekrar buluşuyoruz Die  Hard 4.0: Live Free or Die Hard sayesinde, ama bu  sefer karşımızda farklı bir McClane var. Aradan 12  yıl geçmiş, John McClane kıdemli dedektif olmuş,  başından geçmeyen kalmamış, ama bu sefer yüzünde  ekşi ve sıkılgan bir "yine mi?" ifadesi (Bir ihtimal bu  ruh halini Bruce Willis de paylaşıyordur). 

Bu sefer  karşısında Timothy Olyphant liderliğindeki siber-  teröristler, yanında genç hacker Justin Long, yönetmenlik koltuğunda ise aksiyon filmlerinin  gelecek vaadeden, yaratıcı ama hikayeye çok da  önem vermeyen yönetmeni Len Wiseman var.  Hikayedeki inanılırlığı gereksiz yere zorlayan  ayrıntılar ve Willis'in can sıkan performansı, filmi  serinin en zayıf halkası haline getiriyor.




Serinin beşinci filmi, aksiyon filmlerinin vasatı aşamayan yönetmeni John Moore'a (Max Payne (2008), Omen (2006)) emanet. The A-Team (2009) ve X-Men Origins: Wolverine (2007) filmlerinden hatırladığımız Skip Woods da yazar koltuğunda. Yazarın ve yönetmenin önceki işlerini göz önüne alırsak üzülerek söylüyorum ki muhtemelen yüksek tempolu, düşük IQ'lu bir film gelecek önümüze. Film gösterime girdiğinde bu öngörümüzün ne kadar başarılı olacağını hep beraber göreceğiz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder